
Tarih boyunca dünyada ortaya çıkmış yerel yönetim anlayışlarını iki temel başlık altında ele almak mümkündür: Bunlardan ilki, klasik ulus devlet ve onu önceleyen siyasal sistemlerde hayat bulan katı otoriter, merkeziyetçi ve bürokratik yönetsel anlayıştır. Diğer başlıkta ise bu yönetsel anlayışın dışındaki tüm alternatif yerel yönetim deneyimlerini ele almak mümkündür. Farklı tarihsel ve toplumsal bağlamlara sahip kimi Marksist, kimisi ise ekolojist doktrin temelli alternatif yerel yönetim deneyimleri, uygarlıksal gelişme içerisinde yaşam bulabilmiştir. Bugün geldiğimiz noktadaysa yerel yönetim kavramından anlaşılan, çoğunlukla belediye yönetimleri olmaktadır. Ancak çok açıktır ki, yerel yönetim kavramı salt belediyeler üzerinden tanımlandığında oldukça dar ve teknik bir mekanizma olarak demokratik bir sistem inşasında kendi başına bir açmazı teşkil etmektedir.
Ulus devletçi anlayış, kendi yönetsel sistemini katı hiyerarşik katmanlara dayalı bir piramit olarak örmektedir. Belli başlı bütün yönetsel ve idari faaliyetlerin işlevselci bir esasa ve yukarıdan aşağıya doğru inen bir katılım/yönetim/denetim zeminine indirgendiği bu anlayış, bugün dünya üzerinde nüanslar olmakla birlikte kapitalist ulus-devletler sisteminin de omurgasını meydana getirmektedir. Yerel yönetim mekanizması olarak belediyeler de kamusal olanla toplumsalın buluştuğu noktada durduğundan mevcut sistemin demokratik dönüşümüne öncülük edebilecek bir noktada durmaktadır. Halkın yönetime katılımında başlangıç noktası olarak kabul edildiklerinde, belediyelerin yönetsel anlayışlarının demokratize edilmeleri mümkün görünmekte ve böylece yerelden başlayacak dönüşüm bir yandan halkın yönetime bir özne olarak aktif katılımını sağlarken diğer yandan sistemi aşağıdan yukarıya doğru dönüşüme zorlamanın zeminine de kaynaklık edebilecektir.
Halkın söz ve karar sahipliği
Demokratik özerklik, dünyanın farklı coğrafyalarında ortaya çıkan alternatif siyasal yönetim modellerinden yalnızca bir tanesidir. Bu alternatif modellerin kesişim noktası ise devletin katı merkeziyetçi, tekleştirici, homojen ve iktidarcı yapısı karşısında halkın söz ve karar sahibi kılınması doğrultusunda ortaya çıkan toplumsal talebin varlığıdır.
Demokratik özerklik, yerel yönetim alanında kapitalist devletçi paradigmanın açmazı olan demokratik gelişmenin önünü açmayı hedefler. Bunu gerçekleştirmenin yerel yönetim ayağında ise özyönetim ilkelerinin hayat bulması yatmaktadır. En yalın tanımıyla özyönetim, ulus devletin belirlediği statülerin aşılarak halkın kendi politik, idari, ekonomik ve toplumsal ihtiyaçları temelinde ademi bir örgütlülük meydana getirmesidir. Ancak kapitalist devlet modelinin kimi sistemlerde liberalizasyona giderek yerel yönetimleri güçlendirme çalışması özyönetimle örtüşmez. Nihayetinde bu çabalar, yine devletçi yapıyı esas alan ve sadece merkezle çevre ilişkilerinde kısmi bir yerelleşmeyi (desantralizasyon) hedefler. Son yıllarda özellikle Avrupa merkezli böylesi girişimlerin altında, gerçekte mevcut yönetim anlayışının toplumsal taleplere yanıt vermekte yaşadığı zafiyet ve muhalefet odakları karşısında sistemi güçlendirme çabası yatmaktadır. Özyönetim ise tanımı gereği devlet ve hiyerarşi dışında konumlanmayı gerektirir. Toplumsal bağlamda yatay ve derinlemesine bir örgütlenmeyi, toplumun kendi hakkındaki tüm kararları yerel meclisler, komünler, kooperatifler vb. eliyle sağlaması, özyönetimin başlıca prensibi olarak yaşamsal kılınmayı beklemektedir.
Yerel yönetimlerde özyönetim
Demokratik özerklik modeli, kendi özgülünde ütopik olmayan ve deneyim biriktirme yoluyla geliştirilecek bir prototip olarak Kürdistan’da ete kemiğe bürünüyor. Merkezi iktidar alanları, hiyerarşik devletçi uygulamalar ve çoğunluk hegemonyasının minimize edilerek yepyeni bir sistemin inşası anlamına gelen bu bakış, kendisini yerel yönetimlerde sınayacaktır.
Kürt Özgürlük Hareketi, yerel yönetimlerde geride bıraktığımız onbeş yıllık süre içinde devletin tüm kuşatmalarına rağmen ciddi bir birikim sağlamıştır. Ancak gerek zihniyet dönüşümü ve gerekse demokratik özyönetim mekanizmalarının inşasında henüz emekleme dönemini yaşadığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Yerel yönetimlerin özyönetim ilkeleri ışığında canlandırılması için öncelikle bu ilkelerin sarih bir biçimde ortaya konulması ve işleyiş haline dönüştürülmesi gerekiyor. Burada kritik soru “özyönetim nedir?”den ziyade “özyönetim ne değildir?” sorusudur. Çünkü kapitalist devletçi zihniyet ve onun yönetim anlayışı karşısında ilkesel bir karşı çıkış örgütlerken, bunun kabul-red ölçülerinin öncelikle ortaya konulması gerekir. Ekonomik, yönetimsel, ekolojik, hukuki, cinsiyet özgürlükçü ve tüm alanlarda devletçi bürokratik sistemden giderek kopan ve kendi kendine yeten yerel bir demokrasi inşasının ilk adımı olarak iktidarcı hegemonik zihniyetten soyunmak ve alternatif alanlar üretmek gereklidir. Demokratik ulusun başlıca yapıtaşlarını teşkil edecek yerel birimlerin, halkın katılımını sağlayacak özgürlükçü aygıtların ve tüm bunların toplumsal tekabülü olan dönüşümün sağlanması için en fazla emek ve çaba harcanması gereken alanın yerel yönetimler olduğu/olacağı bilinmektedir. Radikal demokrasiyi içselleştirecek bir özyönetimin ortaya konulması, demokratik özerkliğin içini dolduracak temel parametrelerdir.
Uygulamada ortaya çıkan ilk zayıflık, özyönetimin devletçi bir mantıktan kopmadan düşünülmesidir. Oysa kendi kendine yeterliliği ve siyasal toplumu amaçlayan bu anlayış, devletten giderek uzaklaşan ve dikey değil, yatay eksende örgütlenen bir yönetimsellik gerektirmesine rağmen, henüz bu noktaya uzak bir yerel yönetim olgusu ile karşı karşıya bulunmaktayız. Dolayısıyla devletin sularında yüzmekte ısrar eden anlayış, özyönetimi gerçekleştirmeyi de başarmaktan uzak durmaktadır.
İnşa sürecinin başlıca dinamiğini teşkil edecek yerel kurumlaşmaların başarılmasında henüz ileri olmaktan uzak bir noktadayız. Mahalle ve köylerden başlayarak tüm alanlarda halk meclislerinin, komünlerin, gençlik ve kadın meclislerinin, toplumsal grup meclislerinin inşası özyönetimin yerelleşmesinin olmazsa olmazıdır. Bu organların dinamik ve sürekli işleyen, yatayda birbirleriyle kesişerek kent meclisine uzanan yelpazede örgütlü kılınması, bu örgütlenmenin salt teknik kurumlaşma değil, kendisine biçilen misyonları gerçekleştirerek toplumsallaşan bir organizmaya dönüştürülmesi gerekiyor. Belediyelerin klasik seçimler eliyle değil, sözü edilen yatay örgütlenmelerin temsiliyetini sağlayacak ve böylece bütün yerel hizmetlerin yine yerel motivasyonlarla gerçekleştirilmesi esasına dayalı bir katılımı sağlaması özyönetimin asgari gereksinimlerinden biri olarak gerçekleştirilmeyi bekliyor.
Yerel yönetimlerin ve yöneticilerin meclisler eliyle hiyerarşik aktörler olmaktan çıkarılarak toplumsallaşması ve demokratize edilmesi, alınacak kararların ve pratik uygulamaların halkla bütünleşmesi yolunda ciddi bir adım olacaktır. Yöneticileri geri çağırma ilkesinin uygulanması da bu noktada halkın öz denetimini kolaylaştıran bir etkendir. Otonom demokrasinin bir gereği olarak bütün alanların seçimler eliyle gerçekleşmesi ve seçilmişlerin bürokratik hiyerarşiler kuran eğilimlerinin önüne geçilmesi de özyönetim için zaruri uygulamalardır. Karar alma mekanizmaların dar alanlardan veya makamlardan çıkarılarak halklaştırılması; eğitimden sağlığa, altyapıdan kültüre kadar her alanda halkın özyönetimlerinin karar ve yetki sahibi kılınması da demokratik bir yaşamın örgütlendirilmesinde gereklidir. Böylece kendisi için ve kendisinin eliyle öneri geliştiren, katılan, karar alan, uygulamaya geçiren, denetleyen, reforme eden bir yönetimsellik mümkün olacaktır. Bu anlayış en küçük birimden en geniş örgütsel yapılara kadar yaygınlaşmadığında yerel yönetimlerin demokratik işleyişi de üretilmiş olmayacaktır.
Özyönetimde komünal ekonomi
Marksist terminolojinin ifadesiyle siyaset eğer ekonominin yoğunlaşmış haliyse, radikal demokrasinin özyönetimde gerçekleştirilmesi de öncelikle toplumun iktisadi ilişkileri üzerinden tanımlanacaktır. Kapitalist rekabet, sermaye, kâr, mülkiyet ilişkileri gibi unsurlara dayalı neoliberal sistemin her an ürettiği toplumsal eşitsizliklerin ilk elden absorbe edilebilmesi için özyönetimin komünal ekonomi ilkeleriyle donanması gereklidir. Üretim ve dağıtım kanallarının halklaştırılması, ücret rejiminin emek ve yeteneği esas alan bir düzenlemeye kavuşturulması, özel mülkiyetten toplumsal mülkiyete ve değişim değerinden kullanım değeri ilkesine doğru bir geçişin hazırlanması yerel yönetimlerin eşitlikçi ve adil bir sistem inşasında temel sac ayakları olacaktır. Ancak burada kastedilen kaba anlamda bir mülkiyet karşıtlığından ziyade kamusallaşan bir mülkiyetin teşvik edilmesi ve böylece eşitsizlik üreten sınıflar arası uçurumun ortadan kaldırılması olmalıdır.
Kürdistan’da yer altı ve yer üstü ekonomik kaynakların, devletleştirilen her türlü ekonomik unsurun komünal ilkelere göre yeniden örgütlendirilmesi de özyönetimin bir diğer gereğidir. Kırsal alanlardan başlayarak kentlere doğru yayılan ve birey teşebbüsü olmaktan çıkarılıp toplumsallaşan ekonomik üretimin henüz hayata geçmemiş olması, mevcut kapitalist devletçi sistem ve zihniyete tabi olmayı getirmektedir. Bu noktada yerel yönetimlerin komünler, kooperatifler, ekonomik üretim merkezleri oluşturulmasında kilit bir rolü vardır. Küresel tekelci sermayenin her alanı ve tek tek bireyleri hedef alan pazar anlayışı karşısında direnmenin ve daha adil bir sistemi kurgulamanın yolu toplumun rasyonel beklenti ve ihtiyaçlarını karşılayan, toplumsal çıktıları maksimize eden bir ekonomik kurumlaşmanın başlatılmasından geçer. Kendi kendine yeten bir ekonomik sistem mümkün olmakla birlikte, ilkesel ortaklaşma yoluyla dışa açık bir ekonomik ağ örülmesi, demokratik özerklik modelinin ekonomik alandaki iddiasını ortaya koyacaktır.
Kadın iradesinin örgütlülüğü
Binlerce yıllık eşitsizlik ve sömürü ilişkisi zemininde yaşanan cins çelişkisinin ortadan kaldırılması yolundaki en önemli çıkışın gerçekleştirileceği zemin yine yerel yönetimlerdir. Özgürlük Hareketi’nin cinsiyet eşitlikçi paradigmal yaklaşımı yatayda günlük ilişkilere kadar derinlemesine sirayet eden bir noktaya evrilmedikçe, bu konudaki söylemler lafzi olmaktan öteye geçemeyecektir. Dünyada örnekleri olmakla birlikte, salt şekilsel bir muhtevayı aşarak cins ilişkisini toplumsal zeminde yeniden tanımlayan bir anlayıştan hareket etmek gerekiyor. Bugüne kadar yerel yönetim kademelerinde gerçekleşen eşbaşkanlık sistemi ve kadın kotasyonu gibi uygulamalar salt birer şekil unsuru olmaktan çıkarılarak hayatın her alanına tekabül eden somut bir realiteye dönüştürülmelidir. Kapitalist sistemin haz ve estetik nesnesi haline getirdiği, özünde bir tüketim unsuru durumundaki kadının sahte özgürlüğü ile diğer uçtaki ikincil, tali ve her alanda erkeğin hegemonyası altındaki köleliği dikotomisine karşı cinsiyet özgürlükçü anlayışın önce zihinsel ve beraberinde yönetimsel devriminin gerçekleşeceği alan özyönetim uygulamalarıdır. Kadın iradesinin zaman içinde örgütlülüğü geliştikçe evden tarlaya, okuldan meclise, belediyeden ekonomiye ve siyasal topluma doğru her aşamada küresel kapitalizmin ve geleneksel toplumun patriarkal sömürü düzenine karşı kadın demokrasisinin inşası mümkün kılınabilecektir. Benzer biçimde toplumun görmezden gelinen en dinamik, yenilikçi ve üretken kesimini oluşturan gençlik de kendi öz örgütlenmeleri, her alanda söz ve karar sahibi bir gücü açığa çıkaracaktır.
Toplumsal yeniden inşa sürecinde yerel yönetimlerin bir diğer örgütlenme alanı da kuşku yok ki ekolojik yaklaşımdır. Doğanın sadece bir ekonomik üretim ve rant aracı olarak talan edildiği, küresel veya yerel sermayeler eliyle dejenere bir doğa anlayışının hakim kılınmak istediği çağımızda, sadece insanı değil, beraber yaşadığı canlı, cansız tüm flora ve faunayı gören, tümünü içinde barındıran doğanın kendisini esas alması bu yaklaşımın temel düsturu olmalıdır. Doğayı ve doğanın sunduğu her türlü imkânı ekonomik bir unsur olmaktan veya salt insana hizmet eder bir durumdan kurtarıp toplumla birlikte devinen ve yaşayan sürdürülebilir bir ekolojik anlayışı hakim kılmak, demokratik ulus ve yeniden inşanın asal bir düsturu olarak kabul edilmelidir. Doğa ile insan arasındaki çelişkinin minimize edilmesi ve doğanın salt insana hizmet unsuru olmaktan çıkarılmasının ilk kademesi yerel yönetimlerde ortaya konulmalıdır.
Yerel yönetimler ve belediyelerin demokratik ulus inşasında oynayacağı rollerin kapsamı elbette sadece yukarıda ifade edilenlerle sınırlı değildir. Kültür alanından eğitime, sağlıktan konut ve kentleşme politikalarına kadar her alanda hiyerarşik devletçi toplumsal yapıya karşı alternatif demokratik ve özgürlükçü bir kurumlaşma ve siyasal topluma geçiş uygulamaları üretilmelidir. Yine toplumun görmezden gelinen, ötekileştirilen, dezavantajlı kılınan tüm kesimleri, tek tek her birey açısından yönetim uygulamalarına katılımının ve kendi geleceklerini tayin etmede özne haline dönüşmesinin sağlanması gerekmektedir. Çocuklar, yaşlılar, engelliler, toplumun bir parçası olan tüm grupların kendileri ve içinde yaşadıkları toplumsal yaşam örüntüleri hakkında irade, güç sahibi olmaları öz yönetim ve demokratik yerel yönetimlere içkin bir yaklaşımdır.
Yeniden inşa
Yeniden inşa kavram felsefi, gerek ideolojik ve politik boyutlarının keskin bir berraklıkla kavranması; yürütülen mücadelenin başarıya ulaştırılabilmesinin asgari ve öncelikli koşulu olarak ortaya çıkıyor. Kuşkusuz “yeniden inşa”, basit bir örgütsel yenilenme değildir. “Örgütsel mimari” tartışması ile sınırlı bir biçim ve içerikle ele alınamaz. Yine benzer bir biçimde, basit bir söylem değişikliği ya da çalışma tarzımızda ve örgütsel pratiğimizde kimi tadilatlara gidilmesi biçiminde de değerlendirilemez. Yeniden inşa meselesinin “örgütsel yapı” ile sınırlı, yüzeysel ve sığ bir biçimde kavranması, mücadelenin önümüze koyduğu devasa görevler bütününün gözden kaçırılması gibi vahim bir sonuç doğuracaktır. Yeniden inşa, örgütlü toplumun inşasıdır. Örgütlü toplum, demokratik toplumdur. Dolayısıyla yeniden inşa, demokratik toplumun inşasıdır.
Son iki yüz yılda Ortadoğu’ya girmiş olan Kapitalist Modernite, giderek ağırlaşan ve artık sürdürülemez bir hal almış olan sorunların kaynağını oluşturuyor. Yeniden inşa süreci, kapitalist modernitenin tarihin çöp sepetine atılması ve demokratik modernitenin yaşama geçirilmesidir.
Toplumcu yaklaşımlara tarihin başka hiçbir dönemi ile kıyaslanamayacak denli büyük bir ihtiyaç duyulan özel bir tarih kesitinden geçiyoruz. Bu tarihsel dönemeçte, bütün insanlık açısından son derece kıymetli bir toplumsal kurtuluş müjdesi olan paradigmamızı ete kemiğe büründürmeye çaba harcıyoruz.
Yeniyi kurmak her zaman zordur. En başta zihniyet hegemonyasından kurtulmak gerekir, sonra da alışkanlıklardan. Mevcudu yürütmek kolaydır; önemli olan yeniyi yapmaya cesaret etmektir. Bu, çalışma tarzımızın da, düşünce sistematiğimizin de, örgütsel yapımızın da tazelenmesini ve mücadelenin gerçek ihtiyaçlarına yanıt verebilecek bir yetkinliğe ulaştırılmasını zorunlu kılıyor. Böyle bir yenilenme ve tazelenmenin yolu, her şeyden önce gençlerin ve kadınların öncü ve önder konuma geçmeleri ile mümkün. Bu açıdan önemli bir mesafe kat edildiği ve son derece büyük kazanımlar elde edildiği muhakkak. Eşbaşkanlık sistemi, bu kazanımların somut bir örneği olarak titizlikle uygulanmak zorunda. Ancak mevcut kazanımların “yeterli” olduğu yönünde bir algı, büyük bir yanlış olacaktır. Özellikle gençlik ve kadın alanlarının siyasete daha etkin müdahalesinin/katılımının mekanizmalarını üretebilmek; sadece örgütsel bir yenilenme açısından değil, paradigmamızın hayata geçirilebilmesi ve yeninin inşası açısından da tayin edici bir öneme sahip bulunuyor.
Demokratik yerel yönetim ve belediyeciliğinin temel kıstası, özyönetim ilkelerinin hayata geçirilme derecesidir. Yeni bir toplumsal sözleşme inşa etmenin öncelikli adımlarının atılacağı zemin de yine demokratik yerel yönetim alanlarıdır. Dolayısıyla burada derinliğine girilmeden ifade edilmeye çalışılan özyönetim ilkelerinin yeşereceği belediyeler, Kürdistan’ın demokratik kurtuluşu ve devlet kaynaklı toplumsal hasarların giderilmesinin asli, öncül kurumları olacaktır. Kapitalist devletçi sistemin toplum yaşamını çepeçevre saran ve toplumsal yaşamı kangrene dönüştüren bütün hastalıklarının bertaraf edilmesi ve yeni bir yaşamın kurulması için yapılması gerekenler, aynı zamanda toplumun ve insanın binlerce yıldır kaybettiği özgürlük, eşitlik ve adalet ülküsünün yeniden doğuşunu bizlere müjdeleyecek haberciler olacaktır.
CENGİZ TOPBAŞLI
cengiztopbasli@gmail.com