Vatan, ülke ve toprak özlemi ile yola çıktılar dünyanın dört bir yanından…
Botan’a, Gabar’a, Cudi ve Ararat’a doğru yola koyuldular yabancı ellerden ref ref… Önce Botan’a, Gabar’a, Cudi’ye, Kasrik’e ve ardından Mezopotamya’nın her yanına akmaya başladılar ve durmadan, bıkıp usanmadan, yorulmadan, kar, yağmur, fırtına, yaz-kış, açlık demeden akmaya devam ettiler uzaklardan…
Ve bu yolculukta Kandil’de Mehmet Karasungur, İbrahim Bilgin bir Kürt ihaneti sonucu vurulurlar, daha sonra Faruk Kılavuz ve sekiz arkadaşı ile Hezil Çayı’nda boğularak sonsuzluğa doğru yol alırlar.

Dirilişin öyküsü: 15 Ağustos

15 Ağustos 1984 yılında Kürtler, Türk devletine, Türk devletinin uyguladığı zulme karşı 29’uncu isyanı resmen başlatırlar.
Kürtler ilk kurşunu sıkmışlardı…
Kaderlerine, karanlık tarihlerine, korku ve cesaretsizliklerine sıktıkları bu ilk kurşunun sesi bir gün sonra Kürdistan’ın tüm dağlarında, ova ve vadilerde yankılanır. Bir hafta sonra ise tüm dünya Şemdinli ve Eruh’ta yankılanan bu sesi duyar.
Artık kurşun sıkılmıştı, ok yaydan çıkmıştı ve Kürtlerin tarihinde yepyeni bir sayfa açılmıştı… Ve bu tarihten sonra namus, şeref ve özgürlük kadar, kan, gözyaşı, ölüm ve zulmün en koyu hali de Kürtlerin yaşamının bir parçası haline gelir…
İlk kurşun bir milat olur Kürtlerin tarihinde…
Siyasetin, düşüncenin, ideoloji ve özgürlük felsefenin yanında bir de kavga eklenmiş olur Kürtlerin tarihine… Kürdistan artık ateştir, kan ve baruttur, talan, göç, ölüm ve zindandır… Ama aynı zamanda onur ve özgürlük tohumlarının ekildiği kutsal bir coğrafyadır…
 28 Mart ve Agit...
İki yıl geçmişti ilk kurşunun ardından. Zor ve zahmetli iki yıl…
Kan ve gözyaşı birbirine karışmıştı… Ekilen tohum kıraç toprağı yararak filizleniyordu. Filiz canla, kanla, gözyaşıyla sulanarak boy veriyordu.
Yıl 1986… Ay 28 Mart… Gün, Cuma… O gün büyük bir çatışmaya gebeydi…
Hainler pusudaydı, parmakları tetikteydi katillerin, Cellâtlar kan istiyordu o gün… Ve işte o gün bir sayfa daha açılmıştı Kürdistan tarihinde… Cellatlar, hain ve katiller güruhu ile özgürlük sevdalıları karşı karşıya gelmişlerdi o gün…
Hava kararmak üzereydi… Operasyon başlamıştı… Gökyüzünde silah sesleri ve bombalar yankılanıyordu... Fişeklerden çıkan kıvılcımlar gökyüzünü aydınlatıyordu…
Ve bu gecenin en karanlık bir anında, kan ve barut kokusunun iç içe girdiği bu hain gecede kör bir kurşun bulmuştu ilk kurşunu sıkan komutanın kutsal bedenini…
Evet, Agit, yani Mahsum Korkmaz bu hain ve puşt günün gecesinde Gabar dağının bağrında toprağa düşmüştü… O fiziki olarak yoktu artık, bedeni toprak olmuştu, ruhu göğe doğru yükselmişti, ama ondan sonra doğan tüm çocuklar Agit olmuştu…
Şimdi her evde, her köşede, her dolambaçta, her oyunda onlarca, yüzlerce Agit var. Agitler Gever’de küçük avuçlarıyla taş atıyor Cellatlara, Van’da barikatlar kuruyor hainlere karşı, Çolemerk’te “Bijî PKK” sloganları haykırıyor ve Kürdistan’ın dört bir yanında panzerlerden atılan kurşunlarla can veriyorlar Uğurlar ve Ceylanlar…

Yeni bir kültür ve sanat yaratılıyor

PKK, direnişle yeni bir yaşamı yaratarak büyüyordu. Yeni bir ideoloji, yeni bir siyaset, yeni bir zihniyet ve yeni bir kültür ile dalga dalga sarıyordu Kürdistan toplumunu. Yeni bir sanat anlayışı ve şahsiyetleri de yaratmıştı…
PKK, 1983 yılında Hunerkom ile bu sanatsal hamleye giriş yapmış ve bunu o günden bugüne kadar bir yaşam biçimi haline getirmiştir…
Koma Berxwedan, sanatsal cephenin en muhteşem grubu olarak kurulmuş ve sanat alanında büyük bir atılımı gerçekleştirmiştir. Hozan Sefkan, Mizgîn, Çiya, Sarya, Abdulkerim, Ali Temel, Delîla ve daha birçok sanatçı sanat yaratarak yaşamlarını feda etmişlerdir…

Serhildanlar

İlk toplantından, ilk konuşmadan, ilk örgütten, ilk kurşundan, ilk konserden, ilk gerilla grubundan doğru hızla yol alan PKK öyküsüne, 90’lı yıllara gelindiğinde daha büyük ve görkemli öyküler eklenir…
90 yıllar, TC nin kirli savaşı derinleştirdiği, halk serhildanlarının kanla ezdirilmeye çalışıldığı, Köy boşaltmalarının, insan hakları ihlallerinin, Kürt aydınlarının, gazetecilerin, işadamları ve dostlarının faili meçhul cinayetlerle imha edildiği bir konseptle başlar…
Halk bu konsepte karşı baş kaldırır, serhildanla cevap verir. Nusaybin halkı günlerce sokaklarda özgürlük şarkılarını haykırır, Cizre halkı Newrozları görkemli serhildanlarla kutlar. Amed, “ben de varım” der ve yediden yetmişe herkes sokaklarda “PKK halktır halk burada” sloganlarıyla yeri göğü inletir...
27 Kasım, 15 Ağustos, Newroz ayları ile öldürülen gerilla, Kürt gazetecileri ve aydınlarının cenaze törenleri serhildanlara dönüşür. Kürt halkı için her gün bir serhildan olur artık… Korku ve ölümü yenmiş, ruhunda yepyeni bir hayatı yeşertmiş, yiğit ve özgürlüğe sevdalı bir halk gerçekliğine dönüşür…
 
Ve Zilan

Hiç ummadığı bir anda ince, kılıç ağzı kadar keskin bir sızı sarmalamıştı yüreğini. Sonra bir patlama sesi gelmişti kulaklarına. İrkilerek sarsılmıştı gövdesi. Elleri kasılmış, gözleri kararmıştı aniden. Aylarca su içmemiş bir toprak gibi çatlamıştı iki incecik dudakları. Her iki gamzesi morarmış, yüzündeki hatlar aniden değişivermişti. Başı dönmüş, midesi bulanmıştı. Sıtmaya yakalanırcasına titremişti vücudu.
Patlamanın haberini telepati yoluyla almıştı. Cümle iblis takımının yeniden bir kırım hareketine girişeceğine dair kesin sonuca ulaşmıştı. Çünkü kendisine ihanet etmesini bilmeyen hislerinden, en iyi arkadaşı olan iç dünyasından, iyi ve kötü günlerde sürekli yanında olan ve ruhunun ta derinliklerinden sessizce etrafı izleyen o tertemiz duygularından teyit etmişti bu haberi.
“Evet, evet. Zor bir dönemden geçiyor halkım. Ateşten günleri yaşıyor. Her taraf karanlık, her taraf tuzak, her taraf ölümle örülmüş. Teslimiyetin ayak sesleri ta kulaklarıma kadar geliyor.  Her gün yüreğimize saplanıyor ihanetin paslı hançeri” demişti kendi kendine ve şöyle fısıldamıştı iç dünyasında bir volkan gibi patlamaya hazır öfkesine:
“Çok zor ve çetin bir sınavdan geçiyor halkım. Terzi Hermes’in sınavından çok daha zorluklarla dolu bir sınav. Kılıç ağzı kadar ince, keskin ve zifiri karanlık bir yolda el yordamıyla yürüyoruz. Önümüzde gökyüzünü yalayan ateş dalgaları, arkamızda ağzından lavlar fışkırtan devler. Sağımız ve solumuzda yılan, akrep ve çıyanlarla dolu karanlık uçurumlar. Fırtına kopuyor. Şimşekler çakılıyor, denizler dev dalgalarla sarsılıyor, ırmaklar coşuyor. Kötülük tanrısı halkımın soyunu kurutmak için ant içmiş sanki
“Bir şey yapmalıyım. Öylesine bir şey yapmalıyım ki, halkımın tarihinde ilk olmalıdır bu şey. Hiçbir şey eskisi gibi olmamalıdır yapacağım şeyden sonra. Öyle bir şey yapmalıyım ki, yer yarılmalıdır, gökten taş ve toprak yağmalı, yıldızlar kaymalı, bulutlar karalara bürünmeli, gök kubbesi düşmeli, denizler kabarmalı, şimşekler çakılmalı, yıldırımlar gökyüzünü parçalamalıdır. Bellekler silinmeli, vicdanlar sızlamalı, yürekler parçalanmalı, her şey, evet her şey yeni baştan yaratılmalıdır bu ilk şeyden sonra.
“Tanrıçalar, tanrıça olmaktan çıktıktan buyana, lanetlenmiş halkımın lanetlenmiş bir cinsinin temsilcisi olarak ben yapmalıyım bu ilk şeyi. Benim şahsımda cinsimin olmalıdır bu şeyin ilki. Bu ilkle değiştirmeliyim cinsime karşı bütün yakıştırmaları. Parçalamalıyım atomdan daha kuvvetli önyargıları, söküp atmalıyım kafalarda oluşan örümcek ağları. Yakıp kül etmeli, yüreklere sinmiş Zeus’un egemenlik tahtını yerle bir etmeliyim. On yedi Olimposlu tanrının ardılları hayretler içinde bırakmalıyım. Anka kuşu misali, küllerinden kendilerini yeniden nasıl yarattıklarını bir kez daha belleklerine kazımalıyım. İhanete uğramış cinsimin, en dipten göğe doğru yükselen basamağa emin adımlarla nasıl tırmandıklarını bizzat görmelerini sağlamalıyım. Tarihin sayfalarına yaşamın cinsimle, Zeus’un ölümle nasıl özdeş olduğunu altın harflerle yazarak onların belleğine kazımalıyım.
“Yeniden gün ışığına çıkartmalıyım şêr şêre çi jine çi merê felsefesini. Pirimin ateşgahından yıkanmalıyım, toprağından kutsamalı, güneşinden içmeliyim yeniden.
“Yıldızlara uzanmalıyım, Zuhal’ın bilgeliğine ulaşmalı, ayın şavkında yüzmeli, gökyüzünün derinliklerinde Kutup gibi parlamalıyım.
“Şahin olup süzmeliyim Dêrsimin semalarında, Alişêr’i sofrasında oturmalıyım, Seyid Rıza’nın kınına intikam hançeri olmalı, Zarife’nin elindeki mavzer olmalıyım ben.
“Saçlarını birbirine bağlayıp İksor tepelerinden kendilerini uçurumlara atan Dêrsimli kızlarının intikamı olmalıyım, Laç deresinde hançerlenen atalarımın ruhuna huzur olmalı, Munzura atılan binlerce Kürt çocuğunun çığlığı olmalıyım. Fırat gibi hırçın olup öfke taşımalı, Mezopotamya topraklarına Dicle olup bereket saçmalıyım.
“Filiz olmalı, selvi gibi yükseklere doğru çıkmalıyım, kekik kokusundan yüzmeli, şelale olup gümbür gümbür akmalıyım. Zap gibi coşmalı, Avaşin gibi temiz, anamın sütü gibi her derde deva olmalıyım…”
“Ey insanlık! Var mı yaşamdan daha güzel olan bir şey?
“İnsan bedeninden daha kutsal olan var mı başka bir kutsallık?
“Ölümden daha örgütüce başka bir şey var mı bu dünyada?
“Cennetten daha güzel, cehennemden daha kötü bir mekan bulunur mu insan soyu için?”
“Ey insan! İşte, feragat ediyorum en kutsal dediğin yaşamdan.
“Adıyorum bedenimi, vazgeçiyorum ruhumdan. Korkmadan, çekinmeden, kırpmadan gözlerimi, eğmeden boynumu, anlım açık, başım dik yürüyorum kararlı adımlarla ölümün üzerine. İstemiyorum, reddediyorum, kabul etmiyorum cehennemdeki bahçeleri, ağaçlarda olgunlaşan bin bir çeşit meyveleri.
“Gidiyorum işte! İhaneti ezmeye, teslimiyete meydan okumaya, zulüm kalesini yerle bir etmeye gidiyorum. İşte gidiyorum! Alişêr’in bilinciyle, Seyid Rıza’nın öfkesiyle, Besa Siaye’nin inancıyla, Zarife’nin direniş ruhuyla Rayberleri ezmeye gidiyorum.
“Kürt bebelerinin bedenleri süngülerin uçlarında bir bayrak gibi sallandırıldığı, Kürt kızı Fate’nin bedeni uçurumdan atıldığı, Kürt çocuklarının gülüşleri dudaklarında dona kaldığı, Kürt kadınlarının karınlarının kasaturalarla deşildiği Dêrsim’e gidiyorum.”
“Hemen harekete geçmeliyim. Gecikmiş her dakika bir Kürt kadının onurunun zedelenmesi, bir Kürt çocuğunun zulüm görmesi, bir Kürt erkeğinin hakarete uğraması demektir” demiş ve  30 HAZİRAN’ın tam bilinmez bir saat diliminde, Cumhuriyet meydanında kulakları sağır edercesine patlayan kutsal bir bedenle sarsılır insanlık...
Yaşamı kirletenlerin yüreğinde, örümcek bağlanmış beyinlerde, özgürlüğü tutsak edenlerin ruhlarında, Kürdü yok etmek isteyenlerin kafasında patlayan o beden çağdaş tanrıça ZİLAN’nın kutsal bedeniydi… DEVAM EDECEK

FUAT KAV