
Kürt Halk Önderi’ne yönelik tecrit 150 günü aştı. Avukatların başvuruları ve Kürtlerin eylemlerine rağmen CPT ve aHM gibi uluslararası kurumlar halen sessiz. Bu durumu hareketiniz nasıl değerlendiriyor?
Türkiye’de de, dünyada da herkes biliyor ki, Kürt Halk Önderi’ne yönelik tecrit, tecrit temeline yürütülen şantaj ve tehdit politikası tamamen hukukdışıdır. Türkiye’de anayasa ve yasalar değişmediğine göre, bu tecrit, tehdit ve şantaj politikası neye göre yapılıyor? Kuşkusuz siyasi bir kararla bu tecrit uygulanmaktadır. Bu da evrensel hukuka ve Avrupa hukukuna, hatta Türkiye hukukuna göre işlenmiş bir suçtur.
Türkiye’de cezaevleri CPT’nin denetimi ve kontrolüne tabiidir. CPT isterse bütün cezaevlerini önceden haber vermeden denetleyebilir. İmralı’da tutsak olan Önder Apo konusunda sadece Türkiye değil, Avrupa da sorumludur. Türk devletinin çok keyfi bir biçimde avukat görüşmelerini yasaklaması ve bu durum karşısında Avrupa devletlerinin, CPT başta olmak üzere insan haklarıyla ilgili kurumlarının ciddi bir ses çıkarmaması, bu duruma müdahale etmemesi, bu uygulamalar karşısında Avrupa ve ABD’nin desteği olduğunu kanıtlar. Türk devletinin bu politikası Avrupa ve evrensel hukuka karşı bir meydan okumadır. Avrupa’nın sıra Kürtlere ve İmralı’ya geldiğinde nasıl sessiz kaldığını görüyoruz. Demokrasisinin de hukukunun da sıra Kürtlere geldiğinde nasıl bittiğini biliyoruz. Burada açıkça ilke çiğneniyor, bir hukuk kuralı çiğneniyor. Önder APO avukatlarıyla bilinçli ve keyfi olarak görüştürülmüyor. Şimdi Avrupa, ABD ya da bazı hukuk kurumları kosterin bozuk olduğuna inanıyor da o nedenle mi bu tecridi anlayışla karşılıyor ve tepki göstermiyor? Böyle düşünmek mümkün müdür? Kürt gençleri eylem yapıyor, Kürt halkı eylem yapıyor, Kürt gençleri Kürt Halk Önderi’ne yönelik bu politikalar karşısında kendini yakıyor. Türk devleti ABD’nin, Avrupa’nın, çeşitli uluslararası kuruluşların desteğini almadan bunu yapabilir mi?
Avrupa Birliği’ne ve uluslararası hukuk sistemine üye olmayan, bunları kendi yasalarının bir parçası olarak görmeyen bir ülke böyle bir uygulama yapsaydı bu sessizliği anlardık. Ancak Avrupa Birliği’nin kapısında duran, onun birçok kurumuna üye olan Türkiye’nin bunu yapması, aslında Avrupa Birliği’nin öyle çok da ilkeler birliği olmadığını, bir hukuk, demokrasi, insan hakları ve moral değerler birliği olmadığını, olsa bile çıkarları söz konusu olduğunda bu ilkeleri uygulamadığını göstermektedir. Yeri geldiğinde Avrupa devletleri ve kurumlarının sorumluları PKK konusunda en ağır şeyleri konuşur, herkese her türlü eleştiriyi yaparlar. İmralı gerçeğinde görüldüğü gibi en temel insani ve hukuki değerler çiğnendiğinde ilkeli ve ölçülü olamayanların eleştirileri ciddiye alınabilir mi? Bu konuda biz hareket olarak ABD’nin de, Avrupa’nın da bu tutumunu çifte standart ve ilkesizlik olarak değerlendiriyoruz.
Türk hükümet yetkilileri İmralı’da uygulanan tecridin ‘entegre tasfiye planı’nın bir parçası olduğunu, PKK üzerinde baskı kurmak ve tasfiye harekatı yürütmek için görüşmeleri engellediklerini açıkça belirtiyorlar. Bu açıdan biz elbette Avrupa ve ABD’nin bu politikalarını eleştireceğiz. Zaten halkımız Avrupa’da bu konuda gerekli duyarlılığı göstermektedir. Bu yönlü eylemliliklerini daha da geliştirebilir. Avrupa’nın, CPT’nin, AİHM’in ve çeşitli uluslararası kuruluşların bu duruma tepki gösterip müdahale etmesi istenmelidir.
Fransız psikolog Maellee Bobinetta tecridin sadece bireyi değil, onun içinde bulunduğu toplumu da hedeflediğini ve tecridi ancak halkın mücadelesinin engelleyebileceğini söylüyor. Bu değerlendirmeden hareketle tecridi kırmak için neler yapmak gerekiyor?
Kuşkusuz Önder Apo’ya yönelik tecrit Kürt halkına yönelik tecrittir. Bunun sadece bir bireyi ilgilendirmediği açıktır. Önder Apo şahsında Kürt halkının iradesi kırılmak istenmektedir. “Sizin Önder dediğinizi, Önder kabul etiğinizi tehdit ederim, tecrit altına alırım, şantaj uygularım, benim için hiçbir değeri yoktur” denilmesi Kürt halkına yönelik bir yaklaşımdır. Kürt halkına meydan okumaktır, Kürt halkının duygularıyla oynamak ve bu halkın duygularını baskı altına almaktır, Kürt halkının psikolojisini bozmaktır. “Sizin gücünüz, sizin sahiplenmeniz benim tecrit uygulamamı, tehdit ve şantaj yapmamı engelleyemez” diyerek, aslında Kürtler üzerinde yüz yıldır sürdürülen baskı ve zulüm politikasını Önder Apo şahsında Kürt halkına uygulamaktadır. Bunu farklı biçimde değerlendirmek zaten mümkün değildir.
Türk devletinin Önder Apo’ya karşı politikası, Kürtlere karşı tüm sömürgeci güçlerin politikasının benzeridir. Kürtleri egemenlik altında tutan Türk devleti de, İran da, Irak da, Suriye de Kürt önderlerine hep böyle yaklaşmıştır. Kürt halkının önderlerini, siyasi liderlerini idam etmek, suikastlarla tasfiye etmek, zindanlara atmak, çürütmek bunların temel politikası olmuştur. Ama Kürtler bu konuda diğer halklardan çok daha deneyimli ve bilinçlidir. Çünkü Şeyh Sait’te de, Seyit Rıza’da da, İhsan Nuri’de de, Kadı Muhammed’de de, Kasımlo ve Şerefkendi’de de, tarihteki diğer Kürt önderlerine yaklaşım da esas olarak Kürt halkının iradesini kırmaya yönelik bir yaklaşım gösterildiğini çok iyi bilmektedir. Bu açıdan Önder Apo’ya yönelik saldırının esas olarak Kürt toplumuna, Kürt toplumunun iradesini kırmaya, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi özlemini bitirmeye yönelik olduğunu bilmektedir. Sömürgeci ve kültürel soykırımcı devletler önderlikler şahsında bu soykırımcı politikalarını açıkça ortaya koymaktadırlar. Hiç kimse Önder Apo’ya yönelik uygulamanın bireye yönelik olduğunu ileri süremez; bu uygulama Kürt halkına yöneliktir. Bunu böyle görmemek, inkarcı sömürgeci güçler gibi düşünmektir. Hiç kimse “Kürtlerin Önderleri ayrıdır, Kürtler ayrıdır” ve böyle düşüncenin bir parçası olarak “Abdullah Öcalan ayrıdır, Kürtler ayrıdır; Kürtlerin hakları ayrıdır, PKK’nin talepleri ayrıdır” diyemez. Bu tür söylemler tamamen sömürgeci zihniyetin yaklaşımlarıdır. Dolayısıyla bu gerçekler dikkate alındığında, Önder Apo üzerinde uygulanan tehdit, tecrit ve şantaj politikasına karşı halkın mücadele etmesi, örgütlü bir biçimde bu mücadeleyi geliştirmesi gerekiyor. Şu anda Türk devletiyle Kürt halkı ve Özgürlük Mücadelesi arasında İmralı merkezli bir mücadelenin sürdüğünü herkesin bilmesi gerekmektedir. Yumuşama da sertlik de İmralı üzerinden gelişecektir. Kürt sorununun çözümü de mevcut durumda İmralı’ya yaklaşımdan geçmektedir.
Türk devletinin İmralı’daki tecrit politikasını kırmak ancak mücadeleyle olur. Uluslararası komplonun boşa çıkarılması nasıl mücadeleyle olduysa, Önder Apo merkezli yeni komplo da ancak mücadeleyle boşa çıkarılabilir. Dolayısıyla Fransız psikologun tehdit ve şantajın halkın mücadelesiyle engellenebileceği belirlemesi doğrudur. Zaten halkın mücadelesiyle bu şantaj ve tehdit boşa çıkarılamazsa, bu durum o halkın özgürlüğü hak etmediği anlamına gelir.
Fırat İzgin isimli genç Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatları ile görüştürülmemesini protesto etmek için kendini yaktı. Geçmişte de benzer tepkiler oldu. Bugüne kadar görülmemiş bir boyuta varan tecrit durumuna karşılık gösterilen bu tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Önder Apo üzerindeki tecrit, şantaj politikaları karşısında Fırat İzgin’in gerçekleştirdiği yakma eylemi Eylem Demir, Mustafa Malçok ve diğer insanlarımız tarafından da gerçekleştirilmişti. Kuşkusuz biz hareket olarak bu eylemleri doğru bulmuyoruz. Anlıyoruz, değer veriyoruz. Önderlik için yaşamını ortaya koyma yaklaşımının saygı duyulacak çok onurlu bir duruş olduğunu kabul ediyoruz. Bu temelde ailesine, Kürdistan halkına başsağlığı diliyoruz. Böyle evlatlar yetiştirdikleri için onur duymaları gerekmektedir. Ancak her eylemin bir süreci, bir dönemi vardır. Bir dönemde gerekli olan, yapılması gereken eylem başka dönemde doğru olmayabilir. Ya da her dönem yeni eylem biçimlerini gerektirir. Biz sürece böyle bakıyoruz. 1998-99 yıllarında Önderliğe karşı geliştirilen uluslararası komplo sürecinde Önder Apo Avrupa’da ve Rusya’dayken, uluslararası komplocu güçler Önder Apo’ya karşı haince planlar içindeyken, Kürt gençlerinin, kızları ve erkeklerinin, çocukların ve yaşlıların kendini yakarak Önderlik etrafında ateşten barikat kurmaları tarihsel değerde eylemlerdi.
‘Gerillanın, halkın yoğun direnişi var’
O dönemde “Güneşimizi Karartamazsınız” sloganıyla onlarca Kürt insanı kendini yakmıştı. Daha sonraki süreçte de mücadeleyi çok olumlu etkileyen, uluslararası komployu boşa çıkaran bir eylem tutumuydu bu. O dönemde bu tür eylemler gerekliydi, yapıldı ve rolünü oynadı. Ama gelinen aşamada daha örgütlü, daha farklı eylem biçimleriyle Önderliği sahiplenmek gerekmektedir. Gençlik, özellikle de kadınlar Önderliğe çok bağlı olduklarından, Önder Apo’nun yaşadığı bu esareti, bu tecrit, şantaj ve tehdit altında olma konumunu kaldıramıyor, tahammül edemiyorlar. Bu da onları bireysel fedai eylemlerine götürüyor.
Son tecrit süreci sonrasında belki istenilen düzeyde eylemler gerçekleşmemiş olabilir. Bu, halkın ve hareketin Önderliği sahiplenme gücünün olmadığı anlamına gelmiyor. Aksine sürecin mücadele karakteriyle bağlantılıdır. Gerçekten mücadele çok boyutlu sürmektedir. Bu süreçte düşmanın ağır saldırıları var. Gerillanın direnişi var, halkın direnişi ve tepkileri var. Bu ağır saldırılar ortamında belirli düzeyde önceliklerin yeterince tespit edilemediğinden söz edilebilir. Bunlar belirli yetersizlikler ve eksiklikler ortaya çıkarmıştır. Ama bu hareketin ve halkın Önderliğe az sahiplendiği anlamına gelmemektedir. Kesinlikle bütün mücadelede, gerillanın mücadelesinde, halkın mücadelesinde Önderliği sahiplenme duygusu vardır. Gerillanın yaz boyu gösterdiği kahramanca direnişler bir yönüyle Önderliğe yönelik tecrit ve şantaja karşı gerillanın fedaice tutumu olarak ortaya çıkmıştır. Eylemlerin karakteri ve içeriğinin böyle anlaşılması gerekmektedir.
Son süreçte bütün saldırılara rağmen halkımızın her yerde demokratik eylemlilikleri ortaya koyması, meydanları doldurması devletin başta Önder Apo olmak üzere halkın üzerinde yürüttüğü baskılara karşı bir cevap olarak görülmelidir. Kürt gençliği Avrupa’da zaten Önder Apo üzerindeki baskılara karşı tepkisini uzun bir süreden beri yoğunlaştırmaktadır. Bu açıdan bir mücadele sürmektedir.
Türk devleti bir taraftan tutuklamaları, diğer taraftan psikolojik savaş saldırılarını arttırmaktadır. Siyasi soykırım ve askeri operasyonları durdurmadan sürdürmektedir. Bu ortamda tepkiler ve mücadele genelleşmiştir. Bir bütün olarak AKP politikalarına karşı bir duruş ve mücadele vardır. Bütün eylemler, mücadelenin önemli duyarlılıkları Önderliği sahiplenme biçiminde yaşanmıştı. Önder Apo için sadece dağlarda değil, Kürtlerin olduğu her yerde binlerce fedai vardır. Dolayısıyla Önder Apo’yu sahiplenme gücü, Önder Apo’ya yönelik saldırılara karşı hareketimizin ve halkımızın mücadele ve direnme gücü dün olduğu gibi bugün de vardır. Dolayısıyla her eylem biçimini kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekmektedir. Mevcut koşullarda yürütülen eylemler birbirini etkileyip besleyerek siyasal sonucu daha büyük eylemlerin gelişmesini beraberinde getirecektir. Halkımız mutlaka bulunduğu her şehirde ve kasabada Önderliği sahiplenen güçlü eylemler yapacaktır. Bunu süreç içinde başta Türk devleti ve kalemşorları olmak üzere herkes görecektir.
‘2011 yılında başarılı olan gerilladır’
Bu son günlerde gerillalara yönelik eylemlerde sonuç alındığı, sadece öldürmenin hedeflenmediği, iyi bir iletişim sağlandığı ve gerillanın yenilgiye uğratıldığı gibi görüşler dile getiriliyor. Bu yönlü değerlendirme ve haberler ne anlama geliyor?
Her şeyden önce şunu bilmek gerekir: AKP Hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü savaşta, kendisini başarılı olma mecburiyetinde hissetmektedir. Eğer başarısız olursa iktidardan düşebileceğini, dolayısıyla şimdiye kadar kazandığı birçok şeyi kaybedeceğini düşünmektedir. Bu açıdan da AKP Hükümeti tüm imkanlarını Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeye seferber etmektedir. Demokratik zihniyette olmadığı için, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi ve gerilla karşısında çok zorlanmaktadır.
AKP son zamanlarda psikolojik savaşı daha da arttırmıştır. Özellikle birkaç yıldır Kürt Özgürlük Hareketi karşısında bu parti hem askeri, hem siyasi, hem de psikolojik olarak büyük bir çöküntü yaşıyordu. Her alanda yaşadığı başarısızlıklar AKP Hükümetini önemli düzeyde zor duruma düşürmüştü. AKP zor duruma düşmemek için oyalama yöntemlerini esas alıyordu. Ancak Kürt sorununu çözme politikası olmadığından ve hareketimizin bu oyalama politikasını kabul etmeyeceğini gördüğünden, 12 Haziran sonrasında kendine göre bir tasfiye planı düşünmüştü. AKP 12 Haziran seçimleri sonrasında hareketimizin çözüm yaklaşımlarına cevap vermeyince ve tasfiye politikalarında ısrarı sürdürünce, buna karşı büyük bir direniş gelişti. Bu direniş karşısında hükümet zor duruma düştü. Özellikle Çukurca-Hakkari hattında 18 noktaya aynı anda yapılan ve yüze yakın askerin öldüğü, bir o kadarın da yaralandığı eylemle birlikte AKP Hükümeti sarsıldı. Ordunun ve polisin Kürt Özgürlük Hareketi karşısındaki başarısızlığı daha fazla dillendirilerek bir an önce özel orduya geçilmesi gerektiğine yönelik değerlendirmeler arttı. İşte böyle bir yenilgili ruh hali ortamında eylem grupları, esas olarak da savunmada olan grupların bulunduğu birimler dikkatsizlikleri ve zamanında kendi güvenliğini sağlayacak bir mevzilenme almamaları yüzünden keşif uçaklarıyla fark edilip uçaklarla her türlü silahın kullanılması sonucunda 36 kayıp verdiler. Yine aynı günlerde Rüstem Cudi, Çiçek Botan ve Alîşêr Koçgiri arkadaşların bulunduğu yer bombalanmış, yedi arkadaş şehit düşmüştü. Bu arkadaşların şehit düştüğü yer herhangi bir savaş alanı değildi. Yine keşif olmasına rağmen, rehavetle tedbir almadıklarından yaşamlarını yitirdiler.
Bu kayıplardan ve Hatay’da 7 gerillanın yanlış hareket tarzı sonucu yakalanmasından sonra, AKP psikolojik savaş propagandasını hiçbir zaman görülmediği kadar arttırdı. Sanki üç dört aydır asker ve polis büyük darbe yememiş, yüzlerce kayıp vermemiş, sanki karakollarından çıkamayan polis ve asker değilmiş gibi, bu başarısızlıklarını ve yenilgili ruh hallerini örtmek için bu kayıplar üzerinden psikolojik savaşı arttırdılar.
‘Psikolojik savaşın yeni bir biçimi…’
AKP, gerillanın eylem kapasitesinin yaz aylarına göre azaldığı süreçte gerilla karşısındaki askerin ve polisin perişanlığını böylece örtmeye, Türkiye halkına ve Kürt toplumuna gerilla ve PKK karşısında başarılı olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Kuşkusuz buna Kürt halkı inanmıyor. Propagandanın esas yönü Türkiye toplumuna yöneliktir. Yoksa savaş ortamında kayıplar verileceğini herkes bilir. Kaldı ki gerilla 1990’lı yıllarda yüzlerce, bazı yıllar bini aşkın kayıp vermiştir. Şimdi böyle kayıplar da yoktur. Özgürlük Mücadelesi’nin, savaşın öyle kolay olduğu düşünülemez. Zaten PKK’nin ve gerillanın büyüklüğü, Türk devletinin bütün dünyayı arkasına almasına ve her türlü tekniği kullanmasına rağmen, her türlü zorluğa karşı yaşamını ortaya koyup fedaice direnerek Türk devletinin politikalarını boşa çıkarmış olmasındadır. PKK ve gerilla Türk devletinin askeri yöntemlerle imha politikasını boşa çıkararak Kürt sorununun demokratik siyasal çözümünü gündeme koymuştur. Bugün Kürt sorunu çözümünü dayatmaktadır. Bu direniş olmasaydı, Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi bedel ödemeyi göze almasaydı, zaten halkın Özgürlük Mücadelesi’nin gelişmesi, Kürt sorununun gündemleşmesi, Kürt sorununun çözümünün gündeme girmesi ve yakınlaşması gerçekleşmezdi.
Türk devletinin gerilla karşısında başarılı olduğu bir şehir hikayesidir. Hatta bir şehir hikayesi bile değildir. Kendi söyleyip kendileri inanmaktadır. İşte gerillayla karşılaşıyorlarmış da ikna ediyorlarmış, böylelikle gerillayı teslim alıyorlarmış! Bu da tabii bir psikolojik savaş yöntemidir. Bununla aslında ‘teslim olurlarsa ölmezler’ gibi kendine göre bir psikolojik savaş yürütüyorlar. Akıllarına göre bu ölümlerin sorumluluğunu Kürt Özgürlük Hareketi’ne yükleyeceklerini sanıyorlar. Bu, 30 yıldır süren psikolojik savaşın yeni bir biçimidir. Bu savaşın sorumlusu Türk devletidir. Sorunu yaratan, çözümsüz bırakan, demokratik ve adil bir barışın olmasını kabul etmeyen Türk devletidir. Türk devletinin halkın Özgürlük Mücadelesi’ne karşı böyle bir zulüm düzeni kurduğu açıktır. Kuşkusuz halk direnmez ve teslim olursa bir köle yaşam ortaya çıkabilir. Geçmişte Anadolu’dan Görünüm programı vardı. Teslim olan ve itiraf yapanları ekranlara çıkarıp konuştururlardı. Şimdi Türk basının psikolojik savaşı da bir bütün olarak Anadolu’dan Görünüm programına dönüşmüştür. Gerillanın Türk ordusuna, Türk devletine karşı nasıl bir direniş içinde olduğu, en zor koşullarda nasıl fedaice direndiği açıktır.
Gerillanın zayıf düştüğü söylemleri karanlıkta ıslık çalma gibi bir şeydir. Bu korkularını gidermek için bu tür şeyler söylemektedirler. Herhalde şu anda şu kış bitmezse diye dua ediyorlardır. Çünkü önümüzdeki dönemde gerilla karşısında perişan olacaklarını daha şimdiden hissediyorlar. Bunu gerillanın 2011 yılındaki vuruş gücüne bakarak bugünden hissetmektedirler. 2011 yılında başarılı olan gerilladır. Gerilla, mücadele tarihindeki en başarılı yıllarından birini geçirmiştir. Gerillaya katılım da son on yıldaki en yüksek düzeyine çıkmıştır. Bu gerçekler psikolojik savaşla örtülemez.
Türk devletinin, sömürgeciliğin karşısında bir fedai gücü vardır. Bu fedai güç bundan sonra da direnmeye devam edecektir. Birkaç tane teslim olmuş insanı göstererek Kürt toplumunun, Kürt halkının moralini bozmak mümkün değildir. Haki’lerden, zindan direnişçilerinden ve Agit’ten başlayarak fedaice direnen on binlerce gerillası vardır. Kürt halkı hiçbir baskının moralini bozamayacağı kadar moral değerlere sahiptir. Bu bakımdan özel savaşçılar bu yönlü boşa çaba göstermektedirler.
DEVAM EDECEK