Seçim sonuçları üzerine çok tartışma yapılacağı açık. Normal bir yerel seçim olmanın çok ötesinde bir seçim kampanyası yürütüldü. Ayrıca devletin içine kümelenmiş Fethullahçılarla AKP arasında da seçimlere az bir zaman kala alışılmadık bir çelişki ve çatışma su yüzüne çıktı. Paralel devlet de denilen bu yapı hükümete karşı topladıkları bilgileri basına sızdırdı. Bu saldırılar altında bir darbeyle karşılaştığını Erdoğan meydanlarda haykırarak kampanyayı sürdürdü.

Normal demokratik bir ülkede bu kadar hırsızlık ve yolsuzlukla suçlanan ve hakkında bilgilerin ortaya saçıldığı bir hükümetin ayakta kalamayacağı açık. Bundan yola çıkarak bazı çevreler Erdoğan’ın kan kaybedeceğini ve seçim sonuçları üzerinde ciddi etkilerinin olacağını söylediler. CHP ana muhalefet partisi olarak bu ortamdan yararlanmaya çalıştı. Kampanyasında yolsuzluk ve hırsızlıkları olabildiği ölçüde kullandı. Fethullahçılar da AKP’ye oy verilmemesini söylediler ve basın yayın organlarında hükümet karşıtı bir kampanya yürüttüler. Açıktan söylemeseler de AKP karşısında kim güç oluyorsa onları, çoğunlukla da CHP’yi desteklediler.
MHP bilinen ırkçı, Türkçü söylemini sürdürdü. Özellikle hükümetin Kürt sorununu Kürtlerle görüşmesine veya diyaloğa karşı açık bir kampanya yürüttü. Türkiye’nin yine tehlikede olduğu, bölücü planların yürürlükte olduğu ve bölünüyoruz korkusunu işleyerek işi götürmeye çalıştı. Ayrıca AKP’nin çalıp çırpma tartışmalarına katıldı ve hükümete bu cepheden de yüklenmeye çalıştı.
AKP oniki yıl ülkeyi yönetti. Gezi olayları ve sonrasında batıda da farkedilen bir sertleşme ve otoriter bir yönetim örneği sergiledi. Normalde Kürdistan’da olağan olan baskı ve tutuklamalar kanıksanmıştı. Türkiye toplumunun ve basınının gündemine fazla girmiyordu. Ancak Gezi olaylarıyla birlikte yönetim gerceği biraz daha anlaşılır oldu. Ortaya saçılan yolsuzluk ve hırsızlık iddailarıyla birlikte AKP’nin ciddi güç kaybedeceği bekleniyordu.
Erdoğan darbe girişimini öne sürerek yolsuzluk ve hırsızlıkları inkar etti. Tutuklananların tümünü serbest bıraktırdı. Polis ve adliyede geniş bir kadro değişimine ve tasfiyeye gitti. Yasalar bir tarafa bırakıldı. Tüm ipleri elinde toplayan ve kuvvetler ayrılığını bir tarafa atan Erdoğan ortaya çıktı.
Türk yargi sistemi oldukça politize edilmişti. Özellikle KCK davalarında bu çok net biçimde ortadaydı. Binlerce insan yasal, demokratik alanda yürüttükleri çalışmalarından alıkonularak hapishanelere dolduruldu. 12 Eylül akseri darbesi döneminden daha fazla Kürt hapishanelere dolduruldu. Üstelik bunların hiç birisi silahlı bir eyleme karışmamış ve suçlanmamıştı. En çok gündemde olan Ergenekon davasından tutuklular çıkan bir yasaya dayandırılarak tahliye edildiler. Bir darbe davasını bile doğru dürüst yürütemediler. Türk adli sisteminin çöktüğü bir dönem yaşadık.
Erdoğan hükümeti Kürt sorunununda da kayda değer bir adım atmadı. Bir yıldan fazla ateşkes sürdü. Geçen yıl Newroz’unda Reber Apo’nun bildirgesinin okunmasından sonra beklenen adımları atmadı. İmralı’yı basına ve heyetlere açmadı. Barış sürecinin hız kazanması için harekete geçmedi. Süreç ağırlıklı olarak Kürt Halk Önderinin ve hareketinin sorumluluk duygusu ve bilinciyle sürdü. Hükümet operasyonları durdurdu ancak gerekli yasal anayasal değişimlere gitmedi. Sürecin yasal çerçevesini oluşturmadı.
Türkiye gerçek anlamda siyasi bir kaosa sürüklenmişti. Buna rağmen seçimlerde AKP oylarını büyük oranda korudu. Yüzde 45 bu anlamda az bir başarı değil. Türkiye’nin en temel sorununu, Kürt sorununu çözememiş, demokratikleşme ve reformlar konusunda isteği kalmamış ve giderek sertleşen bir yönetim nasıl olur da yine yüzde 45 oy alabiliyor. Burada en büyük sorun muhalefetin zayıf ve iddiasız oluşudur. Kılıçdaroğlu kitlelere güven veremedi. Partisini ve kitleleri etrafında toplayıp harekete geçiremedi. Demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda ortaya bir proje koyamadı. MHP zaten halka verecek birşeyi olan bir parti değildi. Bu durum doğal olarak AKP’yi yine tercih edilen bir parti haline getirdi.
Toplum, özellikle Türkler uzun yıllar milleyetçilik ve din olgusu kullanılarak eğitildi. Demokrasi yükselen bir değer haline getirilemedi. Sol ve demokrasi güçleri de yığınları harekete geçirecek bir güce ve örgütlülüğe kavuşamadı. Bu durumda yine meydan AKP’ye kaldı.
Kürtler özellikle Kürdistan’da herzamankinden daha fazla bir kitleselliğe ulaştılar. Milyonlarca insan meydanlara aktı. Ulusal ve demokratik bilinç giderek güç kazandı. Kürtler Türkiye’nin öncü ve en istikrarlı demokrasi gücü olduklarını gösterdiler. Seçim sonuçları bazı yerlerlerde tatminkar olmasa da bir öncekine göre en güçlü çıkan kesim oldular. BDP üç yeni ili ve bazı ilçeleri de kazanımlarına katarak Kürdistan’da demokratik bir yönetimi yayma gücüne ulaştılar. Bazı yerlerde de kitleleri hareketlendirerek, durgunluğu ve alışagelen kabullenmişliği yıktılar. Kendine güvenini kazanmış ve kendini yönetmeye aday bir halk ve yönetim ortaya çıkarmıştır. En büyük kazanım ve değişim de kadınların eşbaşkanlık sistemiyle politikaya ve yönetime ağırlıklarını koymuş olmalarıdır.
Türkiye’de seçimlerle istikrar sağlanacak ve hükümet rahatlayacak beklentisinde olanlar yanılırlar. Hükümetin de kapsayıcı bir planı ve mentalitesi yok. Kutuplaşma ve çatışma daha da sertleşecek. CHP muhtemelen kendi içinde kaynayacak ve arayışlara girecektir. Bu CHP ile birşey olmaz. MHP savaş kışkırtıcılığına devam edecektir. Fethullahçılar ilk defa cepheden darbe yemiş ve kaybetmiş bir güç oldular. Şimdiye kadar hep sinsice ve güçlü olandan yana tavır aldılar. Bundan sonra nasıl devam edecekleri de en çok merak edilen konu olmaya aday.
Kürtler yükselen bir güç olarak Türkiye’nin şekillenmesine ağırlığını koymaya devam edecekler. Türkiye değişen ve yol ayrımında olan bir ülke demiştik. AKP değişimi geçiktirmeye ve engellemeye çalışan bir güç durumunda. Sol ve demokrasi güçleri hala zayıf ve ağırlığını oluşturabilmiş değil. Önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Politik hayat yine canlı olacak. Eksiklikleri giderip daha aktif ve örgütlü çalışma zamanı. Tarihi bir dönem. Yürüme bilinirse Türkiye’nin önü açık.