
Bu güzel kadın, bulunduğu dönemde hiçkimseye benzemeyen, yaşamın kıyılarında gezinen Tezer Özlü’dür. Yeniliktir. Yalındır. Kendine özgü bir tarzın yaratıcısıyken, zorlama yoktur onun kaleminde. Aklıma ‘’Hayatım üşüyor’’ diyen Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın aykırılığı ve kendine özgülüğü geliyor. Pessoa da, 2. Dünya Savaşı öncesinin faşizmine, farklılıkların düşman görüldüğü bir zamana tanıklık eder ve edebi dehasıyla kendine özgü bir kapı aralar. Belki de bu özgünlüğünü anlatmak için ‘’Portekizce yazmıyorum, kendimce yazıyorum’’ der.
Tezer Özlü de, o karanlık dönemlerde, edebiyattaki özgün tarzıyla kendine bir kapı araladı belki de... Çünkü O da hep ‘’kendince yazdı.’’ Bu, ‘’Kimsenin sahip olamadığı bir boyut. Cesaretleri yetmediği için sahip olamadıkları bir boyut’’tu Özlü’ye göre.
Varoluş, ölüm, yabancılaşma, yalnızlık, gitmek, hiçlik, kadınlar ve erkekler, çocukluk, yaşam ve daha birçok izlek onun kaleminde farklı bir anlama bürünür.
Okurken insanın içine dek işleyen bir sözcükler örgüsü ve izlekler. Titrersin. İçin acır, seversin. Acınma yoktur. Onunla aynı zamanda olmamanın sıkıntısı sarar tüm bedenini.
Varoluş yabancısı olmadığı tek olgu
‘’Yaşamın Ucuna Yolculuk’’ kitabı, sevdiği (ya da kendini bulduğu demeliyim) yazarlar Franz Kafka, Cesare Pavese ve İtalio Svevo’nun izlerini sürerken ortaya çıkar. Sırf bu tutkuyla, kitabı yazarken 14 gün içinde Berlin-Prag-Viyana-Zagrep-Trieste-Torino-St. Stefano Belbo ve Torino’ya gitmiş ve bu süre içinde de sadece 3 gün uyumuştu. Ağustos 1982 (Berlin)-Şubat 1984 (Arnavutköy) tarihlerinde yazılan Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü’nün kendisidir. Kitabına da aktardığı Pavese’nin ‘’Tek günah, insanın kendi yaptığını kavrayamamasıdır’’ sözünün ardından, ‘’yabancısı olmadığım tek olgu varoluşum. Belki tek mutluluğum bu’’ diyor. ‘’Yaşama karşıt yaşamı’’ sürüklemenin hiç de kolay olmadığını söylüyor.
Büyük bir içtenlik ve saflıkla duygularını ve düşüncelerini yazıya döküyor. ‘’Gelişigüzel geçip gidilecek bir varoluş değil insan varoluşu’’ diyor ve insanın ruhunun en ince yerlerine dokunuyordu. ‘Kim ne düşünür, ne der’’ diye düşünmeden sarsıcı ruhsal yolculuklarına çıkıyordu. Zamanın içinden geçişini tüm detaylarıyla yazıyor, korkmadan, cesaret ederek... Delilik derecesinde bir coşku, içten bir başkaldırı...
Tezer Özlü’nün gerçeği
Farklılıkların hınçla ezildiği bir toplumda yalnızlaşan kalbiyle, gitmeyi yeğliyor. Zira kendisi olmaya çalışmak ya da farklılık, böylesi bir toplumda çatışmayı göze almak demekti. O, bireyin, verili olanla çatışmasını ruhunda hisseder ve bunu, detaylara inerek yazılarına yansıtır. Dolaysız: ‘’Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin ‘medeni durum’ dediğiniz durumsuzluk ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. İstediğiniz düzene erişmek o denli kolay ki... Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok.’’
‘Sizin o düzeniniz...’
Hayatın akışında ‘bir şey olma’ telaşına kapılmadan yaşıyor. Kentlerden geçiyor, sınırları aşıyor, gülüşlerden geçiyor. Düzen ve güven ürkütücüdür onun için. İçinde uzanan renkli kırlarda geziniyor ve insan yaşamını çoraklaştıran kurallara karşı yazarak, haykırıyor. Yaşadığı toplumun egemen değerlerini, düzenini, verdiklerini reddederek yazıyor: ‘’Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım.’’
Yaşadığı toplumun, insan dramının bilincini derinliğine okuyabilen bir kadın ama bir o kadar da yalnız...
1986 Şubat’ında İsviçre’nin Zürih kentinde (43 yaşında) göğüs kanserinden dolayı dünyaya gözlerini yumdu. Cenazesi İstanbul Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.
Özlü’yü tanıyanlardan Yıldırım Türker, O’na şöyle sesleniyordu: Şimdi şu dünyayla barışmışların çağsamayla andığı o korkunç sıkıntıyı, o orta sınıf cehennemini, kendine hiç acımadan, bir tek sen yazdın. Kuşağının, sınıfının, bütün güdük oyunların mızıkçısıydın.’’
DENİZ BİLGİN