“Mücadelemizin hikayesi sonunda bilinir oldu. Evimizi kaybettik, yani günlük yaşamın aşinalığını. İşimizi kaybettik, yani bu dünyada bir işe yaradığımıza dair inancı. Dilimizi kaybettik, yani tepkilerin doğallığını, jestlerin basitliğini, duyguların serbestçe dışavurumunu. Akrabalarımızı Polonya gettolarında bıraktık ve en iyi arkadaşlarımız toplama kamplarında öldürüldü ve bu özel yaşamlarımızın parçalanması anlamına geliyor.” Hannah Arendt, “Biz Mülteciler” isimli makalesinde tam tamına bu çarpıcı kelimeleri kullanıyor. Maalesef, dünyada hegemonik güçlerin rant savaşları yükselip savaşlar arttıkça, parelel olarak insanlık değerleri çökmekte, asıl bedeli Hannah Arendt'ın "Yeryüzünün posası", dediği yoksullar, mülteciler, ötekileştirilenler yani özetle ezilenler ödemektedir. Kuşkusuz bu bedel sadece hukuksal bir statü elde etmekle ilgili değildir. Daha da önemlisi ödenen bedel belirsiz bir yolculukta hayatların yitirilmesi, yitirilmemişse kişilerin içine doğdukları siyasi topluluklarının ve ulusal kimliklerinin kaybıdır. Bu bağlamda Türkiye’de faşist iktidarın binlerce insanı sınıra sürmesi son günlerde bolca konuşulmaya ve bu şantaj politikası kınanmaya başlandı. Maalesef ne mültecilerin yaşadığı zulmü kınamak ne de onlara acımak gerçeği değiştirmeye yetmedi, yetmiyor!

Peki yakın tarihe kadar Erdoğan'ın sanki bütün dünyaya karşı varlıklarını, haklarını savunuyormuş göründüğü mülteciler ne oldu da birden bire ölüme sürülenler ve en değersizler durumuna getirildiler? Peşinen söylemek gerekir ki bu zulüm, sürecin başından beri savaşın Ortadoğu’da derinleşmesinde doğrudan rol alan yani milyonlarca mültecinin ülkelerini terk etmesinin hem sorumlusu hem de istismarcısı olan AKP'nin 2011'den bugüne uyguladığı politikalardan bağımsız düşünülemez. Yıllardır taşeronluğunu AKP'nin yaptığı müdahaleler, saldırı ve provokasyonlar, izlediği dış politika mülteci ve sığınmacı üreten en temel neden ve kaynak haline geldi. Bu bakımdan söz konusu dış politikayı neden ve sonuçları bağlamında değerlendirmek ise oldukça önem arzediyor.

Bu politikada “Dış düşman” algısı temel argüman olurken, bu algı içeride kitle desteği oluşturucu bir etken olarak, gerilim yaratma ve yaratılan siyasal gerilimlerle siyasal-ideolojik rant elde etmeye yönelik olarak kullanılmıştır. Yani Türkiye’nin mücadelesinin “tek bir alanla sınırlı” olmadığı, önünün dış güçlerce kesilmek istendiği yönündeki söylem, bir taraftan bölgede izlenen yayılmacı saldırgan politikanın desteklenmesi için şoven milliyetçi potansiyeli büyütmeye yönelik olarak işlenirken bir taraftan da içte yaşanan çok yönlü krizleri örten örtü görevi görmüştür. Bu bakımdan devletler arası diplomatik kurallar mahalle kabadayılığı yöntemleriyle ayaklar altına alınmıştır. Gelinen noktada iktidarın çatışmacı, saldırgan politikasından dolaysızca zarar görenler ve daha baştan dışlanan on milyonlar bir yana, “milliyetçi ve muhafazakar" kesimlerde artık bu politikadan şüphe eder duruma gelmiştir.

Bu bağlamda Erdoğan iktidarı döneminde izlenen dış politika sadece bölgeye yönelik yönüyle değil, doğuda ve batıda hemen hemen tüm hegemonik güçlerle gerilimi artırmış olmasıyla açmazdadır. Nitekim bu politika bölge halklarına yönelik ırkçı-şoven milliyetçiliği körükleyip, özel olarak Kürt düşmanlığını güçlendirme işlevi ile saldırgan ve yayılmacıdır. Büyük güçlerle ilişkilerde, onların çıkar savaşları ve rekabetinden yararlanma taktiği ile tamamen ilkesizdir. İdlib’de yaşananlar ve mültecilerin sınıra sürülmesi ile de uluslararası alanda ve bölgede, ısrar ettiği yöntemlerle sürdürülemez sınıra dayanmıştır. Bu politika bölge halklarının nefretiyle karşılanmasının yanı sıra, büyük emperyalist güçlerin stratejik manevraları karşısında kedi-fare oyununa dönüşmüştür. Diğer taraftan günlerdir mülteciler bağlamında yaşanan her manzara, bu politikanın ne denli tekçi, ne denli istismarcı ve ne denli ırkçı olduğunu gözler önüne sermiştir.

Son sözü yine Hannah Arendt’e bırakırsak; Mülteciler, "Anayurtlarından ayrıldıklarında artık yurtsuzlardı, devletlerini bıraktıklarında artık devletsizlerdi, insan haklarından yoksun bırakıldıklarında artık haksızlardı, yeryüzünün posasıydılar."

Bu bağlamda sığınmacılara, mültecilere acımak yetmez. Çünkü, onlar zavallı değil ezilendir. Çünkü onların hakları, kimlikleri ve talepleri vardır. Çünkü, mülteci karşıtı ırkçılıkla veya mültecilerin siyasal iktidarca araçsallaştırılmasına karşı mücadele için sosyal medya üzerinden kınama yetmez. Bunun için dayanışmak ve birlikte mücadele etmek, sebeplerini sorgulayarak ortadan kaldırmak gerekir!