Yolu önce Ahmet Altan açtı. İçişleri Bakanının sözlerini yorumladı, “Acaba BDP’yi kapatmak mı istiyor AKP” diye sorduktan sonra, BDP’nin de aslında “müzakere” sürecinde “show” yaparak, kapatılmayı hak ettiğini çağrıştıran laflar etti.
Taraf’a özgü bu “satır arası” imalar Sabah’ta, güya “çağcıl” yaşam tarzını “koruyan” Emre Aköz için yeterli işaret sayıldı. Hem “faşist” bir yasaklamayı savunmak, hem de “liberal” gibi durmak için fırsat yakalamış oldu. Ve giderek tüm Marmara denizini kirleten bir kanalizasyon gibi iftira akıtan Sabah Gazetesi’ndeki “künkünde” şunları yazdı:
“Ben hukukçu değilim. Ancak bir yana Venedik Komisyonu ilkelerini... Diğer yana BDP’lilerin yaptıklarını ve söylediklerini koyunca... Kürt partileri içinde kapatılmayı en çok hak edenin BDP olduğunu düşünüyorum. Çünkü BDP, diğerlerinden farklı olarak, PKK şiddetine apaçık destek verdi.
Peki, kapatılsın mı? Hayır! Asla! BDP faaliyetini sürdürmeli. Legal siyaset olmadan barış da olmaz.”
İşte böyle…Cemaat’in “emri”, İçişleri Bakanı’nın “fiili”, Ahmet Altan’ın çaktırmadan “haklı ama”sı ve Emre Aköz’ün, “hak ettiler” lafı ve “yine de kapatılmasın” zırtapozluğu, günümüzde AKP-liberal “dayanışmasının” içler acısı sefaletini gözler önüne seriyor…
“Askeri vesayetle mücadele” günlerinde, “bir tutam liberal tozu, bir boy AKP gölgesi, bir kaşık ucu solculuk” tarifiyle yapılan çorba, içilecek halde olmasa bile, dumanı üstünde, kokusu pek de kötü olmayan bir şey gibi görünüyordu. Şimdi bu çorbayı, her şeyi yediği söylenen ve İçişleri Bakanının dilinden düşürmediği domuzun önüne koyun yemez. Kokusunu biz ta uzaklardan alıyoruz ve içinde “Zaman, Taraf, Sabah, Star, Yeni Şafak” markalı “şifalı otlar” ilave edilmiş ve araya İçişleri Bakanının konuşmasının da katılmış olduğu bu çorbayı içen zavallı “medya kurbanları”, iki günden beri böğüre böğüre kusuyor, “bir daha mı, asla” diye inim inim inliyor…
İçişleri Bakanının konuşması söz konusu olduğu zaman, artık her şey teferruat derekesine düşüyor. BDP’ye karşı olabilirsiniz, hatta ona düşman bile olabilirsiniz, hatta “her iki halkın düşmanı“ diyenleri bile destekleyebilirsiniz, Kürdü bir türlü kendinizle eşit göremediğiniz için, onun “entelektüel” her faaliyetini alaya alabilirsiniz, hatta bir yandan devleti eleştirip, bir yandan da HPG’ye karşı yürütülen kanlı imha saldırılarını, kanun, nizam, intizam adına “haklı“ bile görebilirsiniz…
Bütün bu tutumunuz, İçişleri Bakanının konuşmasından sonra, kesinlikle basit, anlamsız, faydasız bir teferruat haline gelmiştir.
Yurtdışında bir Alman tanıdığımla konuştum, ona dedim ki: “Türk İçişleri Bakanı domuz yemeyi ve farklı cinsel tercihleri namussuzluk, ahlaksızlık ve gayri insanilik olarak ilan etti? Sence bu beyan Avrupa Birliği ülkelerinde nasıl karşılanır?”
Adamcağız şaşırmıştı. “Gerçekten de böyle diyor mu?” diye sordu. Sonra düşündü ve “bu sözler dinsel ve cinsel nefret suçu olarak yorumlanır ve sizin Bakanınız bu sözleri eğer Türkiye AB’ye girdiğinde söylerse yargılanır”…
“Günlük makale” yazarak “terör” yapan bir “gazeteci”yim ya, soruyorum: “Neden?”
“Çünkü Avrupalılar Yahudilerden ve Müslümanlardan farklı olarak domuz eti yiyorlar, ve farklı cinsel tercihi olan pek çok siyasetçimiz şu anda partilerimizde, devletlerimizde ve yerel yönetimlerimizde bu kimliklerini gizlemeden görev yapmaktadırlar… Türk Bakanının tüm Avrupalı insanları ve farklı cinsel tercihleri olanları namussuzluk, ahlaksızlık ve gayri insanilikle suçlaması Talibancılıktan, ırkçılıktan, homofobiden, islamo-faşizmden başka bir anlama gelmemektedir.”
“Peki, ‘terörün silahsız kolu olan ressam teröre desteğini tuvale yansıtıyor’ sözü nasıl karşılanır?
Alman yalnızca “Mein God” demekle yetindi.
AKP’ye “AB üyeliği” için destek verenler, şu günlerde artık bir karar aşamasına gelmiş bulunuyorlar. Ama onlar “samimi olmayan” bir tededdüt içinde. Acaba “Arınç mı yoksa Şahin mi ağır basacak?” oyununu oynamakta.
Bu kirli bir oyundur. Kim ağır basarsa bassın, bu “çorba” içilmez. Ben hatta diyorum ki, “içinde bir kilo süt danası ve bir gram ‘domuz’ eti bulunan çorbayı”, İçişleri Bakanının önüne koysanız, o bile bu çorbayı içmez.
O halde siz “bir ölçek Arınç, bir gram Şahin” bileşimli bu çorbayı, sabah sabah mideniz bulanmadan, öğürüp, böğürmeden nasıl içeceksiniz?
Laf çorbadan açılınca, insanın aklına Nasreddin Hoca gelmeden olmuyor. Günlerden bir gün Hoca Nasreddin zengin sofrasına davet edilmiş. Ortaya dumanı üstünde çorba gelmiş. Lakin zenginin elinde kocaman bir kepçe varmış hocanın önüne de küçük bir kaşık koymuşlar. Zengin her kepçe çorbayı yuvarladıkça “ooohhh öldüm” diyormuş. Yemeğin sonuna doğru ev sahibi, hocaya “hocam, çorba içmedin, fıkraya göre senin bu durumda, ‘şu kepçeyi ver ki biraz da biz ölelim’ demen lazımdı, sesin soluğun çıkmıyor, ne iştir?” deyince, Hoca Nasreddin, o fıkra Dahiliye Nazırı’nın çorbanın içine etmesinden önce söylenmişti” demiş…
Yemekten çıkan Hoca’ya medyacılar sormuş: “Kamuoyuna bir mesajınız var mı?”
“Hiç olmaz olur mu? Demiş Hoca: “Demokrasi hoşafının yağı kesildi, çorbanın da içine edildi, mekruhtur, kazan kaldırın”…