Osmanlı hasta adam olarak nitelendirilse ve oldukça zayıflamış olsa da savaşan dünya güçleri onu yanına çekmeye çalışıyordu. Osmanlı bu zayıf haliyle bir komploya getirilerek savaşa sokuldu. Komployu yapanlara da Enver Paşa ve arkadaşlarıydı. Esas amaçları da Osmanlı'nın kaybettiği toprakları, Balkanları vb. Almanların savaşı kazanmaları durumunda geri almalarıydı. Sonuçta Alman bloku savaşı kaybetti ve Osmanlı imparatorluğu da dağıldı. 

Enver Paşa Pan-Türkist bir çizgiye esas almıştı. Bu ülkü uğruna çıktığı Orta-Asya steplerinde Sovyet güçleri tarafından öldürüldü. Talat Paşa da Berlin'de bir Ermeni tarafından vuruldu. O dava da tarihi açıdan önemliydi. Ermeni eylemci beraat etti. Bu Talat Paşa onların soykırım yaptığını bir biçimde dile getirme yöntemiydi. Yoksa Berlin'de birisini öldüren insana beraat verilmezdi. 

Erdoğan'ın çok sevdiği ecdadı arasında Enver Paşa, Cemal ve Talat paşalar da var. Osmanlı'yı felakete sürükleyen bu Pan-Türkçü çizgide seyreden Erdoğan şimdi sahnede. Bu defaki hedefi de Ermeniler yerine Kürtler. Bir müsibet bin nasihatten iyidir, sözü şimdi sürdürülen Kürt soykırımı açısında yerinde bir söz haline geldi. 24 Temmuz'dan bu yana sürdürülen katliamlar ve yıkımların Kürtler açısından en büyük kazanımı Erdoğan'ın maskesinin düşürülmesi oldu. Erdoğan liderliğinde AKP 14 yıldır iktidarda. Bu süre Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek ve Türkiye'yi demokrasiyle buluşturmak ve reformlar yapmak için yeterliydi. AKP hep tek başına da iktidardaydı, koalisyon da olmadı.

AKP reformlar yerine 12 Eylül anayasası ve kurumlarına sarıldı. İhtiyacı dışında herhangi bir değişikliğe gitmedi. Devleti ele geçirdi, devletleşti ve devletin ırkçı-otoriter çizgisine geldi. Meydanlarda bol bol "tek millet, tek devlet, tek bayrak" deyip durdu. Bu teklerde yeni olan birşey yoktu. Bunlar 90 yıllık devletin, ırkçı, milliyetçi ve militarist kesimlerin söylemleriydi. Erdoğan'ın geldiği yer onların yanıydı. Hal böyle iken kendisini hep mağdur ve farklı göstermeye çalıştı. Güya Kürt sorununu kabul etmiş ve çözmeye çalışıyordu. Kürtleri oyalayarak sisteme bağlamaya ve iradelerini dağıtmaya çalışıyordu. Başkan Apo ise onlara gerçek bir çözüm ve barış projesi sundu. 28 Şubat'ta bunu bir biçimde kabul edip kamuoyuna ortaklaşa açıkladılar.

Dolmabahçe mutabakatının yayınlanması Erdoğan'ın maskesini gerçek anlamda düşürdü. Baktı ki, seçimlerde istediği manevrayı yapamayacak, beklediği getiri olmayacak ve AKP resmi sorumluluk altına girecek, Kürt sorunu çözüme evrilecek hemen masayı tekmeledi ve görüşmeleri sonlandırdı. Davutoğlu hükümeti de mutabakatı savunacak güç ve iradeyi gösteremedi. 24 Temmuz'da da tarihlerinin en büyük hava saldırılarından birisini yaptılar. Davutoğlu övünerek dörtyüz bomba yağdırdık, dedi.

2014 Ekim'deki MGK'da aldıkları savaş kararını pratiğe geçirdiler ama psikolojik savaş eşliğinde yaygara kopararak PKK rahat durmadı, savaşı onlar başlattı diye ortalığı toza dumana boğdular. Halbuki Önder Apo masadan kalkmamıştı, hala o masa orada duruyor. Yani Kürt tarafı masada. Ama masayı tekmeleyen ve deviren Erdoğan savaşı katliamlar eşliğinde sürdürürken tam bir faşist zihniyetle her türlü demogoji ve yalana başvuruyordu. 

Cizre bodrumları da açıkça gösterdi ki, bu katliamları ve savaşı koordine eden Erdoğan'dan başkası değildir. Hz. Hüseyin'e yapılandan daha ağırı Cizre'dekilere yapıldı. Hz. Hüseyin zamanında TV'ler yoktu. Kamuoyunun bu denli gözleri önünde olmuyordu. Cizre bir dağ kuytusunda veya bir çölde değildi. Ambulansların gidip yaralıları alacağı beş dakikalık bir mesafedeydi. Ama bu insanlar açlık ve susuzluğa mahkum edilerek ailelerinin ve Kürt halkının gözleri önünde katedildiler. O mahalle ve sokakları Dersim katliamını yapanların yaptığı gibi dünyaya kapatıp katliamların izlerini ortadan kaldırmaya çalıştılar. 

Kürt halkı Türk ırkçılığının, katliamların yabancısı değil. Bu vahşi yöntemlerle bu halk ne kandırılabilir ne de korkutulabilir. Asıl önemlisi de burada Erdoğan'ın oynadığı rolün artık herkes tarafından görülecek kadar netleşmesi ve açığa çıkmasıdır. Basın ve komuoyu önünde herhangi bir vali veya bakan bu katliamı yapamazdı. Buna gücü yetmez. Sorumluluğunu kaldıramaz. Çünkü sorun AİHM'e gitmiş, mecliste ve bakanlıklarda tartışılıyordu. Basının bir kısmı sürekli gelişmeleri yayınlıyordu. Hangi bürokrat veya bakan bu yükün, sorumluluğun altına girebilir? Kurtarma yönündeki tüm girişimleri engelleyen ve haftalar sonra herkesi öldürtüp yaktıran irade Erdoğan'dan başkası değildi. Kürt halkı ve politikayla ilgilenenler bu gerçeği unutmamalıdır.

 Bugün Avrupa'dan Kürdistan'ın dört parçasındaki Kürtlerin en çok attıkları ve ortaklaştıkları slogan "katil Erdoğan"dır. Bu halkının sağduyusu ve bilincinin yansımasıdır. Bu halk artık dostunu ve düşmanını tanımaya başlamıştır. Erdoğan, Kürt düşmanlığını sadece Kuzey Kürdistan'da yapmıyor. Rojava'da Türkiye'yi savaşa sokacak kadar gözü kararmıştır. Oradaki Kürtlerin Türkiye'ye hiç bir zararı dokunmamıştır. Can havliyle saldırıyorlar. Mutlaka terörist ilan ettirip statülerini ve kazanımlarını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bu ırkçı ve hastalıklı bir zihniyetin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor. Erdoğan ittihatçiliği güncelleştiriyor. Onları yeşil ittihatçılar olarak nitelemek tarihsel gerçeklere daha uygundur.

Erdoğan, Enver Paşa, Hitler veya Saddam olmaya mı soyunuyor? Hangisine daha yakın? Kokteyl terör diyordu ya, aslında ona bu üçlünün bir kokteyli desek daha isabetli olur. Enver Paşa Osmanlı'yı batırdı. Hitler dünyayı kana buladı ve Almanya'ya da felaket getirdi. Saddam da halkına kan kusturdu ve ülkesini de felakete sürükledi. Erdoğan da bunlardan farklı bir şey yapmıyor. Barış ve demokrasi, özgürlük isteyenler fazla gecikmeden harekete geçmeli. Erdoğan'ın Türkiye'yi daha fazla felakete sürüklemesine izin vermemelidirler.