İnsan, kendini bir amaç bütünlüğünde bir amaç etrafında ve doğrultusunda güdüleyen, örgütleyen bir varlıktır. Psikanalizin önemli kuramcılarından biri olan Avusturyalı psikiyatrist Alfred Adler, "insanın geçmiş yaşantılarından daha çok gelecekten bekledikleri tarafından güdülendiği" görüşünü vurgular. Adler tüm canlıların davranışlarının amaçlar tarafından güdülendiği ve amacı olmayan insanın düşünemeyeceğini, duyamayacağını, algılayamayacağını söyler. Bir insanın davranışlarını anlamlandırabilmek için amacının ne olduğunu anlamak gerektiğini, benlikle ilgili kuramının temel noktalarından biri olarak konumlandırır.  

Amaçlamak çerçevesinde gerçekleştirilen harekete geçmenin yoğunluğu ego (benlik) ile ilgilidir. Ego ile ilgili psikanalizin üç önemli kuramcısı egonun motivasyon kaynağı ile ilgili birbirlerinden ayrılırlar. Sigmund Freud egoyu harekete geçirenin cinsellik olduğunu söylerken, Carl Gustav Yung egoyu harekete geçirenin kollektif bilinçaltı (arketipler) olduğunu dile getirir. İnsanlar uzun dönemler boyunca karşılaştığı benzer olayları bir süre sonra belli davranış kalıplarına oturtmuş ve bu kalıpları kuşaklar boyunca aktarmaya başlamıştır. Bunun sonucunda ise bireyin anne, baba, erkek, kadın gibi rolleri ve geçimini sağlamak, eş ve arkadaş bulmak, yolculuğa çıkmak vb. arketip denilen şablonlar ortaya çıkmıştır. 

Alfred Adler ise hem Freud’a hem de Yung’a karşı çıkarak insan davranışlarının kaynağını yani egoyu harekete geçiren nedeni "toplumsal ilgi” olarak açıklar. Özellikle Yung’dan ayrıldığı yer insan egosunun doğuştan değil doğduktan sonra toplumla kurduğu ilişki içinde şekillendiğini söyler. Birbirlerinden farklı motivasyon kaynaklarından söz etseler de her üç kuramcı da sonuç itibariyle egonun (benliğin) doyurulması gereken bir çocuk olduğu, tatmin edilmesi gereken bir yetişkin olduğu fikrindedirler. Egoyu tatmin etmenin sınırları ise bireyin toplumla yaşayacağı çatışmanın sınırlarını belirler. Yani egonun tatmininin, toplumsal bir varlık olan ve diğer insanlarla birlikte yaşayan insanın bir diğer insanın ego tatminine engel olması toplumsal çatışmayı yaratır.

Ego tatminin bireysel gelişimin zenginliğindeki rolü ne kadar büyükse toplumsal yıkımın gelişmesinde de rolü bir o kadar büyüktür. Dolayısıyla egoyu toplumsallaştırmak (benlik’i bizlik’e dönüştürebilmek) bu yıkıcılığın yegane dermanıdır. Sanat, benlikte gelişen ve diğer benlikleri, bu benliklerin toplamı olan toplumsal benliği yıkma pahasına sadece bireyin kendi gelişimini esas alan yıkıcı egoyu yaratıcı egoya çevirmenin bilinen, keşfedilebilen en gelişmiş yoludur. Sanat öyle bir mecra yaratmıştır ki egoyu harekete geçiren neden olarak söz ettiğimiz üç kuramcıdan hangisini esas alırsak alalım benliği toplumsallık içinde inşa etmenin en mükemmel yolunu yaratmıştır. Sanat egonun tatminini, benliğin doyurulmasını en üst seviyede gerçekleştirerek bireyde tatminsizlikten, açlıktan kaynaklı huzursuzluk ve depresyonun gelişmesini engellerken benlikte ortaya çıkan mutluluğu toplumsal olan içinde inşa ederek toplumu inşa eden bireyler arasındaki çatışmayı asgariye indirir.  

Sanat ve ego arasındaki ilişki için belki de en öz olarak şu söylenebilir. Sanat, hem bireysel gelişmenin, bireysel farklılık ve özgünlüğün yolunu sonsuzca açmanın kapasitesine sahiptir. Hem de bu bireysele ait olan gelişme, büyüme ve zenginleşmeyi toplumsallık içerisinde inşa ederek bu farklılığın bir çatışma kaynağı değil toplumu büyütme ve toplumsal esenliği yaratma kaynağı olarak var olmasını sağlar.