Dersimli siyasetçi Düzgün Yıldırım, daha önce Hollanda Sosyalist Partisi’nde faaliyet yürütüyordu. Ancak, daha sonra ortaya çıkan sorunlardan dolayı partisinden ayrılıp, Solidara adlı bir parti kurdu.
Yıldırım, ırkçılık karşıtı, fırsat eşitliği, tam demokrasi gibi hedefler üzerine partisini geliştirip, kitleselleştirmek istiyor.
Düzgün Yıldırım, Hollanda’da 12 Eylül’de seçimlerin olacağını, özellikle göçmenlerin bu durumu bir fırsat olarak değerlendirip, sandık başına gitmesi gerektiğini belirtti.

Solidara parti başkanlığını yapıyorsunuz, çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Solidara ismi Esperanto dilinden alınmış ve tam anlamı Dayanışma Partisi demektir. Çok aktif bir kadroya ve halkın sıcak sempatisine sahibiz. Solidara’nın politik çizgisi; tam demokrasi, eşit haklar, doğaya saygı ve savaşa karşı olmaktır. Politik çizgimiz, özellikle ekonomik krizle büyüyen yoksulluğa ve gittikçe politik bir güce dönüşen ırkçılığa karşı açık bir politika geliştirmektir. En büyük amacımız, dünyada emeğin eşitliği ve ırkçılığın bitmesidir. Parti Başkanı olarak güncel politik çalışmalar dışında aktif kadrolarin eğitimi, politik tartışmalar ve çeşitli politik partilerle ortak çalışıp bir güç oluşturmaya çalışıyorum. Ne yazık ki bütçemizin yetersizliğinden dolayı önümüzdeki milletvekili seçimlerine katılamıyoruz. Biz bu kampanyayı bir fırsat olarak görüyoruz ve politik çalışmalarımızı yoğunlaştıracağız. Bütün amacımız gelecek belediye meclisi seçimlerine hazırlanmaktır.
Öte yandan Partimizin bütün çalışmalarını internet aracılığıyla takip etmek mümkün. Ayriyeten Twitter ve facebook sayfamızda var. Solidara’ya her kesimden ve her renkten insanlar üye olsa da üyelerin çoğunu Hollandalı yerli halk temsil ediyor. Üyelerin çoğu partimizin www.solidara.nl web-sayfası aracılığıyla üye oluyorlar. Kadro yetiştirmek için her yıl yeni politik kurslar düzenleniyor ve yakında gençlik kollarımızında oluşması söz konusu.

Eski Hollanda senatörüsünüz… Siz Avrupa’nın Kürt politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Bir Dersimli Kürt olarak Avrupa ve Ortadoğu politikasını yakından takip ediyorum. Ne yazık ki Avrupa her zamanki gibi ekonomik çıkarları dışında gerçekten insan hakları ve demokrasi konusunda çok oportünist bir tavır içerisinde. Bu anlaşılır bir konu değil çünkü yıllardır hep eşitlik ve demokrasiden bahsederler. Oysa bugün farklı ülkelerde her dakikada bir çocuk açlıktan ölüyor. Türkiye hala 12 Eylül kanunu ve zihniyetiyle yönetiliyor. Türkiye aynen bir açık hava hapishanesine çevrilmiş ve ortaçağ işkencelerinin yaygın olduğu bir ülke halinde. Avrupa’yı biraz dürtmek ve harekete geçirmek yine de sivil toplum örgütleri ve aktif demokrat politikacıların birlikte çalışıp bir güç oluşturmalarıyla ancak bir sonuç verebilir.

Hollanda siyasetinin şu an ki durumu nedir ve sonrasında ne gibi gelişmeleri öngörüyorsunuz?

Hükümetin düşmesinden dolayı 12 Eylül’de yeni seçimler var. Bütün vatandaşların özellikle gidip oy vermeleri çok büyük bir önem taşımaktadır. Oy vermeyenin aslında sonra da konuşma hakkı yoktur. Benim tavsiyem, çok toplumsal, ırkçılığa ve yoksulluğa karşı, Ortadoğu politikasında demokrasinin ve ezilen halkların açikça yanında olan partilere oy vermeleridir. Eğer mümkünse listede olan Kürt adayları desteklemeleri önem taşımaktadır. Bütün amacımız, ırkçı partisinin yok olması, ulusal liberal politikanın bitmesi ve tersine emekçinin ve yoksulun yanında olan bir hükümetin kurulmasıdır.


Hitler de seçilerek gelmişti 


Türkiye gündemini takip ettiğinizde neler hissediyorsunuz?
Türkiye’deki gelişmeleri izledikçe büyük bir çaresizliğe ve hüzne kapılıyorum.  “Allah’tan dolayı insanları seviyoruz” diyenler ve ağzından hiç demokrasi sözünü düşürmeyenler, sorgusuz insanları zindana atıyorsa, “biz parasız eğitim istiyoruz” pankartına 9 yıl hapis cezası veriyorsa, barış işareti yapan neneyi ve puşi takan öğrenciyi hapse atıyorsa böyle bir devlet demokrasiden çok uzak demektir. Bunlar henüz başlangıç, sorgusuz içerde olan milletvekilleri, gazeteciler, belediye başkanları, aktif politik kadrolar içeri atılıyorsa böyle bir devlet sadece diktatör bir devlet ünvanına sahiptir. Tecavüze uğrayan çocuklar hala devletin hapishanelerindeyken sorumluları hakkında ciddi bir işlem yok. TC Başbakanı Somali’deki çocuklara acıdığını söylerken ve Almanya’da asimilasyonu redderken, kendi ülkesinde aç kalan, işkenceye uğrayan insanları ve çocukları göremeyecek kadar kör. Asimilasyona karşıyken kendi ülkesinde 1938’den beri uygulanan asimilasyonu göremeyecek kadar faşist bir zihniyete sahip bu hükümet. 
Ne yazık ki, bugünkü Türkiye’de hukuk diye birşey yok. Türkiye demokrasiden çok uzak olan bir devlettir. Savcısıyla, hakimiyle, medyasıyla, basınıyla, sermayesiyle AKP’ye teslim olmuş bir devleti yöneten hükümet ancak faşist olma niteliğine sahiptir. Bugünkü hükümetin Almanya Hitler’ine benzer yanları çok fazla, ilk etapta her ikisi de seçilerek gelmişlerdi. Her ikisi de yoksul halk üzerine politika yapıp demokrasiyi savunarak geldiler. Kürt halkı 80 yıldır bir soykırım politikasıyla karşı karşıya. Bugünkü soykırım eskisi gibi çocuk yaşlı demeden herkesi
tahrip etmekte. Günümüzde çok ciddi bir hal almaktadır. Ben hala demokrat Türkiye halkının ve Kürt halkının bu kadar sabırlı olmasına hayret ediyorum. Hele hükümetin Van halkını soğukta bırakması, aşırı sayıda insanların hapishanelere tıkabasa doldurulup tutuklanması ve Uludere’de yaptığı alçakça katliamı ortadayken… Bütün bunlara rağmen Türkiye’de ezilen halkların sabırla gösterdiği direnişle gurur duyuyorum. Amaç bütün demokratların el ele olup Türkiye’yi bu bataklıktan çıkarmalarıdır. Ezilen halkımla birlikte direnişe katkıda bulunmaya hazırım.

Hollanda’da 400.yüzyıl etkinlikleri Türklere endekslenmiş durumda yani Türkiyelilik mantığıyla bir kutlama yürütülmüyor. Oysa gerek Osmanlı da gerek günümüz Türkiyesi farklı toplumları barındırıyor. Hollanda’ya göç edenlerin büyük bir kesimini Kürtlerden oluşturuyor. Bu çelişki nasıl açıklanabilir?

Evet, böyle bir etkinliğin organizesi faşizan zihniyete sahip kadrolara verilmiş. Zaten TC hükümetinden başka bir şey beklenmezdi. Ben de, halkımız içeri atılırken, ezilirken ve Türkiye’de gerçek bir faşizan hükümet varken onların burada böyle bir etkinlik düzenlemelerine gidip katılmayı reddettim.

Senatörken Hollanda’yı temsilen Birleşmiş Milletler(BM) gözlemcisi olarak Kazakistan seçimlerini izlediniz. Bunu gibi daha farklı çalışmalarınız var mıydı?

Senatör olarak hükümetin yoksulları etkileyen çoğu kanun önerilerine ret oyu verdim. Ekonomik krizin başlangıcında bankalara milyarlarca para verildi ben buna karşıydım. Asıl ekonomik krize zaten bu multi milyonerler neden oldu. Bunun üzerine senato grubu olarak ‘yıllara göre neo-liberal hükümetlerin toplumsal mallarının tekelleştirilmesinin ekonomik krizdeki rolü nedir’ konusunda ilk olarak senatonun çoğunlukla aldığı kararla ülke çapında araştırma yapılmasına karar verildi. Açılan araştırma komisyonu şu an yürürlükte. Benim amacım senatodaki bütün yoksul kesimi savunmak, doğaya sahip çıkmak ve ırçılığı körükleyen kanunları gündeme getirmekti. Bunu başarıyla yaptığımı söyleyebilirim. Bu konudaki çalışmalarım halen devam ediyor. Senatörler Derneği üyesi olarak önerilen toplumsal kanunlar çerçevesinde veya toplumsal tartışmalar doğrultusunda hükümete ortak tavsiyelerde bulunuyoruz.


BİRGÜL ROAVA/DEN HAAG