Fransa Gündemi
65. Cannes Film Festivali son bir haftanın magazin sayfalarını süslerken yeni iktidar da koltuklarına ısınmaya çalışıyor. Siyaset arenası; yaklaşan milletvekili seçimleri, G8, NATO toplantıları, ABD ziyaretleri... hesaplar, kitaplar, Yunanistan’a yeni reçeteler derken ne soğuk ne sıcak tıpkı Paris’in havası gibi bir karmaşayla meşgul... Kısacası politik atmosfer tıpkı Paris Nicolas Sarkozy’yi yağmurla uğurlarken, Hollande’ı ise uçağında yıldırımla karşılamış olmasına benziyor.
Başbakan olarak Jean Marc görevi devraldı. Hollande ise kabinenin açıklanmasını beklemeden Berlin’e hemen onun devamında Washington’a ABD Başkanı Barack Obama ile görüşmeye gitti. Almanya ve ABD ziyaretini Abdullah Gül görüşmesi takip etti. Paris-Ankara diplomasisinin bu kadar hızlı olması normal… Bilindiği gibi Türkiye NATO üyesi, Suriye meselesinde Sarkozy ile başlayan sürecin devam ettirilmesi elzemlik teşkil ediyor… Yaşanan süreç; günlerdir Cannes Film Festivali’de gösterilen filmlere benziyor. Her yönetmenin senaryosu yazılan bir filmi kamera başına geçip çekmesi gibi. Liderlerin kendi ülkelerinde yazılan senaryoları gerçekleştirme kaygısıyla yaptığı görüşmeler bu haftaya damgasını vuruyor. Ama filmlerden farklı olan yan, yapılmak istenen, halkların yıkımları, acıları ya da rol biçilenler yok edildiğinde geri dönüş yaşanmıyor.
Özellikle Fransa’da Hollande’ın kazanması, diğer Avrupa ülkelerindeki kimi gelişmelerle birlikte “muhtemel bir Avrupa baharı” yorumları sık sık dillendiriliyor. Öyle ki kısa bir süre içerisinde Avrupa’da eylem dalgaları bekleyen kesimler bile var. Diyelim ki tüm bunlarda biraz insandan yana, kapitalizmle çelişkisi olan, sisteme alternatif düşünenlerin senaryosu olsun… Ama bu beklentiyi, bu senaryoyu ortaya koyacak ne liderler ne de aktörlerimiz mevcut. Bu bir umutsuzluk değil ya da Avrupa’da yeni eylem dalgalarının olmayacağı anlamına da gelmiyor. Ama görünen manzaraya bakıldığında hayatı durduracak, ciddi politik değişimler yaratacak politik hareketlerin varlığından dahi sözedemezken farklı bir tablonun da ortaya çıkmasını beklemek yanılgı olur kanısı daha ağır basıyor.
Avrupa kıtasında muhaliflerin ortak bir biçimde tavır geliştirebildikleri en önemli eylem dalgası 2003 yılında gerçekleşmişti. Eylemlerin ana gündemi Irak’ta muhtemel bir savaşa karşı çıkmaktı. Nitekim yüzbinlerce insanın katıldığı ve Avrupa’nın her yanını saran eylemler gerçekleştirilmişti. Ki bu birlikte hareket etme hali Avrupa ile sınırlı kalmamış beş kıtada 10 milyonu aşkın insanı sokağa çıkarıp Irak savaşına karşı yürütmüştü. Ama dönemin eylemlerine baktığımızda hiçbiri hayatı durdurmaya dönük değildi. Dönemin savaş karşıtlarından ve daha sonra bu konuda kitap yazan Arundhati Roy bu sürece dönük çok güzel bir söz söyler: “Tatil günlerinde yapılan protestolar, savaşları durdurmaz…” Irak savaşı da durdurulamadı. Devamında 2010 yılında Fransa’daki eylemler hatırlansın… Emeklilik yaşına karşı 6 grev, binlerce gösteri gerçekleşti. Ama bu eylem dalgası önce sendikalar tarafından kemirildi, ardından sınıfın kendi içindeki çatlakları… derken yaş yükseldi… Bir umut daha kırıldı. Daha 2003 yılında sokaklara dökülen milyonların savaş karşıtlığına Fransa’nın başını çektiği Libya saldırısı sırasında ne oldu… Suriye konusunda neredeler…
“Avrupa Baharı” ya da Fransa’da Hollande ile çok şey değişecek beklentisine girmiş kesimler asgari ücretin ne zaman yükseleceği konusunu tartışırken Hollande, NATO ve ABD görüşmelerinde Fransa’nın Suriye pastasını büyütmeye çalışıyor. Bu nedenle iyileştirilmiş-kapitalist ideallerle küçük hayaller kuranlar, bir süre sonra kendi senaryolarına ne yönetmen ne de aktör bulabilecek… Çünkü istenilen başka dünyanın adı olmalı!
Yıldırımdan sonra...