Toprakları üzerinde asırlardır egemen güçlerce sadece coğrafi olarak dört parçaya değil kendi içinde de siyasal, sosyal ve kültürel olarak deyim yerindeyse binbir parçaya bölünmüş olan Kürtlerin son 40 yılını, Kürt dili ve edebiyatının "dirilişi" olarak nitelendirebiliriz.

Anadiliyle eğitim ve öğretim görmeyen bir halkın bireylerinin aile içinde öğrendikleri kadarıyla ya da sonradan anadillerini öğrenip bununla edebiyat yapmasının dünya genelinde örneği çok azdır. Bu nedenle de bireyleri ve toplumları geçmişlerinden koparan ve ruhunu yaralaması bakımından "Bir dili öldürmek ile bir halkı öldürmek aynı şeydir" notunu düşmek gerek. 

Farklı ülkeler arasında bölünmüş olan Kürdistan coğrafyasında ortaya çıkan siyasal hareketler, kendi aralarında ortak tavır ve ortak çatı oluşturmadıkları gibi egemen olan güçlerin kültürel ve sosyal alanda dayatmacı ve zorlayıcı kanun ve yaptırımları ile sadece gözle görünür sınırlar değil gözle görülmeyen çok daha devasa sınır ve ayrılıklar oluşmuştur. Örneğin ortak bir irade gerektiren tek alfabe ve ortak bir yazı dili seçiminin oluşmaması, dilin gelişmesi ve bir çatı altında birleşip standartlaşmasının önündeki en büyük engeldir. Kürtler halihazırda Latin, Arap ve Kiril alfabesi olmak üzere 3 farklı alfabe kullanan (kullanmak zorunda kalan) ender bir halktır. Ayrıca ortak bir dil derken örneğin Duhok’ta konuşulan Behdînan Kurmancisini Latin alfabesiyle yazan biri, Amed’de Latin alfabesiyle yazılan Kurmanci bir metnin kurallarından ayrı bir tarz ve Kuzey Kürdistan’da oluşan standart Kurmanci’den uzak yerel üslubuyla yazmaktadır. Halbuki mesela Türkiye Cumhuriyeti’nde İstanbul Türkçesi ya da pek çok lehçenin konuşulduğu Çin’de Mandarin Çincesi, ortak yazı dili seçilmiştir.


Kültürel çıkış tehdit olarak algılanıyor


Egemenlerin çatısı altında kendi toprakları üzerinde emanet gibi yaşamak zorunda kalan Kürtler, kendi kimliklerini (sosyal, siyasal, kültürel) rahatça kullanamamış ve geliştirememiştir. Hatta bu totaliter rejimlerde Kürtlerin varlığı dahi kabul edilmemiştir. Kürtçe için “bilinmeyen bir dil” denilmiştir. 

Bu devletler,  egemenlikleri altındaki halkları kendi kültürlerini empoze ederek eritmek ve yok etmek istemektedir. Ayrıca herhangi bir kültürel çıkışı kendilerine büyük bir tehdit olarak görmüş ve bunun daha da büyümesini engellemek için birçok yönteme başvurmuşlardır. (Varlığını inkar etme, baskı kurma, şiddet yöntemleri uygulama, tutuklama, sürgün etme ve hatta yok etme…) Bunun en büyük nedeniyse ortaya çıkan kültür hareketinin bir siyasal hareket tarafından tetiklendiği ve ortaya çıktığı düşüncesidir. 


Kürt romanının doğuşunun ilk nedeni siyasidir

Kürtlerin “kimlik” arayışları ve bu arayış sonrasında ortaya çıkan ayaklanmalar, isyanlar ve siyasal hareketler totaliter sistemler tarafından engellenmiş, büyük katliamlar ve yok etmeler ile bu kimlik ve kültür gereksinimleri ortadan kaldırılmak istenmiştir. Bununla birlikte egemenler, resmi kimliklerini zorlayıcı yöntemlerle benimsetmek ve var olan kimliği yok etmeye yönelik birçok insanlık dışı çabaya başvurmuştur. 

Böyle bir ortamda resmi kimlik ve dile karşı kendi varlığı üzerinden kimlik oluşumunun geliştirilmesi, sadece kültürel, sosyal ve ekonomik değil siyasaldır. Bu açıdan baktığımızda Kürt romanının ortaya çıkışının en önemli etkeni ve belki de romanın doğuşunun ilk sebepleri siyasidir. 


Önce söz vardı, sonra şiir! 

Bütün dünyada olduğu gibi önce söz vardı, sonra şiir! Hemen hemen dünya üzerindeki bütün halkların yazıyla tanışması ile sözün yazıya aktarılması ve bugünkü metinlere dönüşmesinin başlangıcı şiirdir. Nitekim Kürt halkının çok zengin sözlü edebiyatının dengbêjlik ve çîrokbêjlîk ile binlerce yılık hafızayı günümüze taşıması ve ne yazık ki bu çok zengin Kürt kültürünün çok büyük kısmının halen yazıya aktarılmamış olması, bu halkın en büyük yaralarındandır. 

Kürt şiirinin bile egemen güçlerden sıyrılıp kendi öz doğasında varlıklar oluşturması, hiç de kolay olmamıştır. Belki sayıca elimizde çok fazla kaynak ve eser olmamakla beraber klasik Kürt şiirinden bahsedebilecek eserlerin elimizde olması, modern şiirin temellerini kurması bakımından önemlidir. 


Şiir için söylediğimiz bu durumu düz metinler için çok net olarak söyleyememekteyiz. 19. yüzyılın sonlarına doğru Kafkasya’ya göç eden Kürtlerin dönemin siyasal zemini (eski Sovyetler Birliği) üzerinde kültürel ve sanatsal çalışmalar için geniş bir yer bulması, diğer parçalardaki Kürtler için önemli kaynaklar oluşturmuştur. Bunlardan en önemlisi olan Riya Teze (Yeni Yol-1928) gazetesiyle düz metinlerin gelişmesi ve günümüze önemli kaynaklar ulaşması, modern Kürt edebiyatının ilk ayağı oldu. Erebê Şemo’nun 1935 yılında Erivan’da yayınladığı Şivanê Kurd (Kürt Çoban) adlı romanı, modern Kürt romanının en önemli ilk eserlerinden oldu. Daha sonraki yıllarda özellikle Kuzey Kürdistan’da 1980 öncesi ve sonrası tek tük düz metinler, dergi ve kısa öyküler yayınlanmış olsa bile ortaya çıkan siyasal hareket ve bununla paralel giden Kürt aydın ve yazarların sürgün hayatları, 1990 yılından sonra Kürt romanında önemli bir döneme kapı açmıştır.


Kürt romanındaki kadını anlatma biçimine totaliter bilincin yansımaları 


1990 ve 2000’li yıllar, Kürt yayıncılığı hem Kürt gazetecilik ve dergiciliğinin, ardından Kürt televizyon ve radyoculuğunun doruk noktasıdır ki, Kürtler yüzyıllar sonra ilk kez kendi toprakları üzerinde birçok ağır bedel ödeyerek bu alanlarda hem teknik hem de içerik açısından gelişmiş birçok esere imza atmıştır. Sadece 20 yıl geriye gittiğimizde birkaç Kürtçe kitabı olan Kuzey Kürdistan’ın bugün birçok kitabevinin raflarında yüzlerce Kürtçe kitap yer almakta. Bu yayınlanmış kitapların edebi çeşitliliği de tarihsel açıdan çok önemli. Bugün artık elimizde Kürt romanı ve çeşitleri bulunuyor.  

Buraya kadar gelen sürecin her anlamda ağır şartlar altında ilerlediğini dikkate almak suretiyle Kürt romanına yönelik eleştiriyi birçok bakımdan es geçmek, bugün için anlaşılması gereken bir durum. Ancak şu anda içinde bulunduğumuz hâli Kürt romanı üzerinden ele alırsak, erkeklerin gözünden, dilinden ve kaleminden önümüze konulan bir vitrin var. Binlerce yıllık bu dile, bu kültüre annelik eden, bunu özbenliğinde günümüze taşıyan kadının varlığı, bu alanda hemen hemen yok gibi. Son 20 yıla baktığımız zaman ortaya çıkan kültür hareketinde şiirin üstünlüğü ve kadın şairlerin bu alanda görünür olması, ne yazık ki roman ve diğer düz yazı metinlerinde bir ya da iki kişiyi dışta bırakırsak, gerçekleşmiyor. Erkek yazarların eril dillerine, egemen güçlerin ise ruha ve hücrelere işledikleri totaliter anlayış, önümüze konulan bu Kürt romanlarında açık bir şekilde görülmekte.  Kürt edebiyatında var olan kadın kalemini de aynı zihniyet yönünden ele alan bu baskıcı ve eril yapı, kadının kendi dilini, ruhunu, binlerce yıllık taşıyıcı görev üstlenerek bugüne getirdiği kültürü kendi eksenine çevirmek, kendi erkek varlıkları üzerinden yaratımlarını görünür kılmak istiyor. Kadının tek başına yaratamayacağını, yaratmışsa mutlaka kendi eril dillerinden ilham aldığını ve daha da ileri giderek kendilerinden kopyaladığını fısıldar. Hatta fısıldayarak kalmazlar, yüzlerce yıldır egemen güçlerin elindeki sopanın aynısını kadının kafasına vurmak isterler; hatta zorlayıcı bir dil kullanarak kadının da bunu dile getirmesi yönünde şantaj ve tehditlerde bulunurlar. 

Peki Kürt romanının Kürtlerin kimlik oluşumuna ve modern benliğine etkileri nasıl oluyor diye sorduğumuzda da ne yazık ki olumsuz bir yansımayla karşılaşıyoruz.

İçinden çıktığı toplumun koşullarından soyutlanamayan edebiyat ve özellikle de romanın toplumu yansıtan bir ayna olması gerektiği gibi topluma yön verme potansiyeli de yüksektir ve kimliğin oluşum-dönüşümünde etkisi çok güçlüdür.

Öyle ki William L. Randall, edebiyatı, “geleceğe yön vermek için hikayeleri deneyimlere dönüştürmek” diye niteliyor. Hatta bu deneyimlere dönüştürmeyi de "geçmişi anlamak, bugünü korumak ve geleceğe yön vermek için" diye tarif ediyor. Yani yazar, romanıyla içinde yaşadığı toplumu yansıtırken bireylerin ve toplumun düşünce yapısı ve hayat tarzlarını etkileme, dönüştürme imkanına da sahiptir. 

Peki erkek bakış açısıyla kadınların önüne konulan Kürt romanı, sağlıklı bir yansıtma, toplumun düşünce yapısını ileri taşıma ve ilerici bir kimlik oluşturma kabiliyeti taşıyor mu? Cevabımız koca bir maalesef. Bırakın bir kimlik oluşumunun ilk taşı olmayı, roman karakterlerine yükledikleri kadın rolü “düşürülmüştür”; Kürt kültüründen, öz benliğinden uzaktır.

Aşağılama, hiçleştirme... Rol-model olarak bahsedilen kadın, aslında “bir bilinçaltı hüneriyle” sömürgeci, egemen gücün yok etme güdü patlamasıyla bu romanlarda karşımıza çıkmaktadır. 

Bu romanların kullandığı eril ve aşağılayıcı dil ve yarattığı karakterler, yaşadıkları toplumun birçok gerçeği ile çelişir. Anlattıkları Kürt kadını da önüne çıkan her erkekle “yatıp kalkabilmekte” ve bu yansıtılırken çok rahat, olağan bir anlatım dili kullanılmaktadır. Bu yönüyle aslında Türk sinemasındaki Küçük Emrah filmlerini hatırlatmıyor değil.

Bu erkek romanlarında izlenen ve kadını aşağılayan bu yöntemin okuyucuyu daha çok etkilemesi ve inandırıcı gelmesi için de söylenmek istenenler kadın karaktere söylettirilmektedir.  Yani anlatıcı erkek değil bir kadındır. Suçlama varsa bu erkek karaktere söyletilmiyor; kadın kendini suçlayarak ya da itiraf eder gibi ifade ediyor.

Hatta daha radikal örneklere değinmek gerekirse Kürt kadınının fedakar, özverili, kahraman yönü görülmüyor. Binlerce destansı olaydan kadının zaferi ve kadının kahramanca duruşu çıkarılmıyor; en kötü örneklemelerle, dağdan gelip pavyona düşmüş bir rol-model önümüze sunuluyor.   

Ancak bu genel tutuma karşın bazı istisna erkek yazarların da hakkını vermek gerek. Bu istisna örneklerde yukarıda saydığımız olumsuz aktarımlar olmadığı gibi sadece edebiyat kaygısıyla hareket edilmektedir. Bu romanlardaki Kürt kadını, toplumsal gerçekle uyuşan bir düzeydedir. 

Kürt romanında değindiğimiz olumsuz kadın yansımaları konusunda bazı kişiler savunmacı davranarak bu konuyu edebiyatın geniş sınırlarıyla açıklamak isteyebilir, fakat edebiyatın geniş sınırları içinde kadın kendi toplumunun gerçeğinden uzak ve hep olumsuz karakterle yansıtılıyorsa bu açıklama, açıklama olmaktan uzak kalır.


Kadınlar gidişatı dengelemeli 

Kürt romanıyla oluşmakta olan kimlik konusunda kadınlar olarak bir kaygımız varsa -ki var- o da şu: Bu işi şu anki erkek hakimiyetinden kurtarmamız lazım. Çünkü erkek olmak, kadınları sözünü ettiğimiz biçimde kötü aktarmak zorunda olmak değilse de kadını bir kadının gözüyle anlatmaktan biraz eksiktir. Şu haliyle biz kimlik oluşumuna yardımcı olacak ideal kadın rolünü aktarma isteğimize ulaşmak için bu alanı var edenler arasında yer almalıyız. Çünkü popüler kültürün etkisi altındaki toplum, gerek edebiyatta gerekse sinema ve televizyonlarda rol modellerini aramaktadır ve hayatlarını bu rollere uyarlama çabasındadır. 


Ulusun günlüğü olarak Kürt romanı

Kürt romanının zamanı ve coğrafyayı ne kadar yansıtabildiğini de tartışmak gerek. Gregory Jusdanis, edebiyat için "bir ulusun günlüğü" demektedir. Peki 100 yıl sonra günümüzdeki Kürt romanlarını okuyanlar Kürt halkının bugününü anlayabilecekler midir? Kanlı bir tarihe şahitlik eden Kürt halkının "günlükleri" geleceğe ne kadar aktarılmış olacak ve toplumun gerçekleri ile bağdaşmayan bu romanlara roman mı diyeceğiz yoksa romans mı? 

Sadece Ortadoğu’nun değil dünyanın da hayretler içerisinde baktığı kadının destansı özgürlük yürüyüşü ve bu kadın devriminin kadınların kaleminden, ruhundan, gözünden yazıya aktarılması, "kimlik oluşumuna" en büyük katkıyı sunacaktır.


Yıldız Çakar kimdir?

1978 yılında Amed’de doğdu. 1999-2003 yılları arasında Azadiya Welat gazetesinde ve Jiyana Rewşen dergisinde yayımlanan şiirleri, Goristana Stêrkan (Yıldız Mezarlığı) adıyla 2004 yılında kitaplaştı. Çakar, iki şiir kitabının dışında, bir öykü kitabı (Ala) Diyarbakır kültürü, tarihi ve coğrafyası hakkında bir ansiklopedi, Leylanok (Serap) adlı, Kutsal Avesta metinleri üstüne kurduğu düzyazılar ve bir roman (Gerîneka Guernicayê) yazmıştır. Kürt Yazarlar Derneği’nin kurucu üyelerinden olan Çakar’ın bazı şiirleri ve yazıları Türkçe, Arapça, Almanca ve İngilizceye çevrilip bazı süreli yayınlarda yer almıştır.