Peygamberleri, filozofları, bilim insanlarını ve sanatçıları diğer insanlardan ayıran, onları toplumun öncüsü, öngöreni, eleştireni, yön vereni, kılavuzluk edeni haline getiren temel özelliklerinin parça ve bütün arasında kurdukları ilişkiye derinliğine ve genişlemesine vakıf oluşlarının olduğu görülecektir. Modernizmin, bilimsellik adı altında parçayı bütünden ayıran ve hakikati parçalayarak onu birbirinden bağımsız parçalar halinde ele alan pozitivist yaklaşım ve çözümleme metoduna en güçlü eleştiriyi parça ve bütün arasındaki ilişkiye en derinlikli sahip olan ve analitik yaklaşım yerine vicdan ve ahlak ve duyguyu esas alan yaklaşımın sahibi olan sanat gerçekleştirmiştir.
Modern çağın bir sanat disiplini olarak ortaya çıkan sinema sanatı denilebilir ki toplumsalı parçalamada, toplumu hücrelerine ayırmada, gerçekliği ters yüz etmede diğer sanat disiplinlerini kat be kat aşan bir etkiye sahip olmuştur. Kürt ve Kürdistan gerçekliği de çağımızın bu bireyci liberal modernist saldırılarına en çok maruz kalmış, en çok ters yüz edilmiş bir gerçeklik olarak sinema sanatının malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ortadoğu ve Mezopotamya coğrafyasında büyük uygarlıkların inşacısı, emekçisi ve taşıyıcısı bir halk gerçekliğinden adının ve varlığının dahi inkâr edildiği bir gerçekliğe dönüştürülme süreci Kürtlerin Türkiye sinemasındaki yansıması olmuştur. Bozuk Türkçe konuşan, cahil, kaba, görgüsüz, bir köylülükle ancak yer bulabilmiştir kendine Türk sinemasında. Kürtler karakter değil ancak yukarıdaki özellikleri her filmde milim şaşmayan tipler olarak varolagelmişlerdir çok uzun süreler. Ancak Yılmaz Güney sinemasıyladır ki Kürtler perdede tip olmaktan çıkıp ağlayan, gülen, itiraz eden kanlı canlı karakter olarak varolabilmişlerdir. Yılmaz Güney sinemasında ete kemiğe bürünen ve karakter özelliği kazanan Kürtler Halil Dağ sinemasıyla karakter olmakla kalmayıp mağdur mazlum Kürtten direnen savaşan mücadele eden Kürde dönüşme sürecini yaşar.
1 Nisan tarihi Yılmaz Güney'in doğum tarihi olarak takvimlere düşerken aynı tarih başka bir Kürt sinemacısının Halil Dağı'n hayatını kaybettiği gün olarak kayda düşüyordu. Bu kaderin garip bir cilvesi olsa gerek. Biri Kürdü karakter olarak sinemada görünür kılarken, bir diğeri Kürdün var oluştan özgür var oluşa gidişini anlatmaktadır. Her iki yonetmen de kamerayı hikayesini anlattıkları halkın yanıbaşına kurmuş, kamera bazen bu insanların sofrasına oturmuş onlarla yoksul lokmaları paylaşmış, bazen onların ezenlere karşı namluya sürülmüş öfkesine dönüşmüştür. Objektif olmak, tarafsız olmak gibi liberalizmin gerçekliği halklar, ezilenler aleyhine manüple etme oyunlarına kameralarını ezilenlerin hikayesinin orta yerine yerleştirerek taraflarını çok net belli etmiş ve gerçeği estetikle yeniden kurarken durulması gereken yerin neresi olması gerektiğini ikirciksiz tarif etmişlerdir. Bir sanatsal yolculuk olarak sinema her iki sinemacıda da toplumun parçalanmışlığına, bireyin düşürülmüşlüğüne bir itiraz olarak gelişmiş bir mücadele yöntemi, bir arayış, bir gerçeği yeniden kurma biçimidir.
Yılmaz Güney'in gözlerindeki toplumun düşürülmüşlüğüne duyulan öfke, bireyin yalnızlığı ve çaresizliğinden kaynaklı acı ve hüzün çektiği her kare görüntüye eşlik ederken, Halil Dağ'ın Yılmaz Güney'in yüzündeki acılardan, hüzünden, öfkeden damıttığı görüntüler kendi yüzünde kocaman bir gülümseyişe, filmlerinin her karesinde devasa bir yaşam umuduna ve mücadele dinamiğine dönüşmüştür. Büyük bir emekle ilmek ilmek ördükleri sine/masal iklimde hiç bir sahtekarlığın, iki yüzlülüğün yeşermesine izin vermeyerek nasıl yaşadılarsa öyle sinema yaptılar, nasıl sinema yaptılarsa öyle yaşadılar. Eğer halkların, umudun, yeni bir yaşam umudunun sinemasını yapmak istiyorsak sadece Yılmaz ve Halil'in filmlerine değil yüzlerine, bakışlarına sirayet eden yaşantılarına, halklarına duydukları sevgiye de bakmak, onların gözlerini de kılavuz edinmek gerekir. Ağrı ve acının, öfke ve hüznün, umut ve mücadele azminin sineması denecek, bu iki yönetmenden mülhem yapılan Kürdistan sinemasının adına.
Yılmaz Dağ'dan Halil Güney'e
İnsan aklını, ruhunu var eden; onu bir karar verme, verdiği kararı eyleme geçirme gücüne ulaştıran şey kendi bireysel var oluşu ile toplumsallığı arasında kurduğu ilişkinin vardığı düzeydir. Bu bağlam üzerinden hareket edildiğinde bireyin gelişimini, parçalar arasında kurduğu ilişkinin belirlediği, bu parçalara ne kadar bütünlüklü bir yaklaşım geliştirilirse yaşamın da o denli bütünlüklü kavranabileceği gerçeği ile karşı karşıya kalırız.