YNK Irak milletvekili Ala Talabani 14 Nisan’da Facebook sayfasında önemli bir konuyu deşifre etti. Talabani, Türk devletinin YNK yetkililerine bir mektup göndererek, kuzey Kürdistan’da Kürt halkına karşı yürüttükleri soykırım savaşında kendilerinden yardım talebinde bulunduklarını açıkladı. 

Talabani’nin bu açıklaması Türk devlet faşizminin ve geleneksel resmi ideolojinin bilincinde olan Kürt mahallesinde tepkiyle karşılandı. 1920’lerden bugüne değin kuzey Kürdistan’da soykırımcı ulus devletin tekçi zihniyetini ve 90’lı yıllarda Kürtler arası geliştirdiği parçalayıcı siyasetle Kürtler arası birakujî savaşını yarattığını bilen kesimlerin buna tepki göstermesi gayet doğaldı. Keza Türk devletinin Kürdistan’ın bir parçasında soykırım uygularken, diğer başka parçada Kürt dostu olamayacağını geçmiş tecrübelerden sabit olduğu üzere en iyi Kürtler bilirler. Kaldı ki, ipliği pazara çıkmış böl-parçala-yönet siyasetinin Kürdistan’ı nasıl yitik bir ülke haline getirdiği, Kürt toplumunu, dilini, kültürünü nasıl enkaza çevirip üzerinde iktidarını kurduğunu da yine en iyi Kürtler bilirler. 

Kaldı ki, tek tek bireylerden tutalım, bütün bir toplumun tüm değer yargılarından zorla kopartılarak yaratılan kendine yabancılaştırmanın acı reçetesi halen ortadadır. Söz konusu mektup sadece geçmişe dönük taşıdığı anlam itibariyle değil, güncelde yaşadığımız bir takım spekülatif tartışma ve karalamalara ışık tutmasıyla da de son derece önem arz ediyor. 

Hatırlanırsa 5 Mart Raperin yıldönümünün hemen arifesinde, KDP’nin ortalığı velveleye veren kirli propagandasıyla karşı karşıya kalmıştık. KDP yetkilileri kendi “yandaş” medyalarında PKK’nin Ranya ve çevresinde Raperin yıldönümünde ayaklanma yaratacakları ve sonrasında ise kanton ilan edeceklerini söylüyorlardı. Akla ziyan bu yalan propagandalarına bir süre sonra kendileri inandıkları gibi hızlarını alamayıp PKK’yi düşman, hain ilan etmiş, Kürtlerin PKK’ye karşı mücadele etmesi için çağrılarda bulunmuşlardı. 

Tam da bu açıklamaların öncesi ve sonrasında Ankara-Hewler arasındaki gizli-açık diplomasi trafiği dikkat çekici bir şekilde artmıştı. KDP bu diplomatik trafiğe paralel olarak PKK’ye karşı düşmanca tavır geliştiriyor, Rojava politikasını da Türk devleti eksenli işletmekten hiçbir beis görmüyordu. 

İktidar alanlarında “tek şef” pozisyonuna geçen KDP-AKP liderleri “mutlak iktidarları” önünde PKK’yi engel görüyor ve herkesin kendilerine biat ederek PKK’ye karşı tutum almalarını buyuruyorlar(dı). Buna gelmeyen rakiplerini bir bir saf dışı etmeye çalışarak, gerekli gördüklerinde bağlı bulundukları anayasal mevzuatları da bir kenara bırakarak önlerinde açtıkları boş arazide istedikleri gibi at koşturma hesapları yapıyorlar(dı).

Halen işleyen bu “biricik iktidar”ını kurma sürecinde Erdoğan, PKK engelini aşmak için KDP’den gerekli desteği alırken, Erdoğan da sözüm ona KDP’nin ilan edeceği “bağımsız devletine” ses çıkarmayacağı vaadinde bulunuyordu. Sonuçta ikisini bir araya getiren, PKK’nin tasfiyesi gerçekleşirse gerisi sadece detay kalırdı.

Bunun için herkes önce kendi sokağını temizlemeye girişti. AKP Türkiye’de terörist ilan etmediği kimseyi bırakmadı. Sol, sosyalist, demokrat, özgürlükçü, akademisyen, gazeteci kim varsa ya tutukladı ya da malına mülküne el koyarak kendine mahkum duruma getirdi. Sonuçta halen kimi cılız sesler olsa da, Türkiye toplumu önemli oranda denetime alındı, susturuldu. 

Ancak susmayan, susturulamayan yine Kürt siyasal hareketi oldu. Kaldı ki, Erdoğan asıl olarak, “mutlak iktidarı” önünde en büyük engel gördüğü Kürt siyasal hareketinin yöneticilerini, çalışanlarını göz altı, tutuklama, öldürme, şehirleri yakıp yıkma, büyük göç dalgaları yaratarak metropol varoşlarında aç, perişan bırakarak asimile edinceye dek elindeki tüm imkanları tam bir seferberlik halinde hem de Ergenekoncu faşist kesimle anlaşarak yaptı, yapıyor. 

KDP de benzer şekilde, kendi iktidarını sorgulayan, sınırsız yetkilerine boyun eğmeyen, yalan, hırsızlık, yolsuzluklarını sorgulayan herkesi bir bir elimine ederek homojen bir yapı oluşturarak, toplumu da aç bırakarak kendi egemenliğine ses çıkaramaz duruma getirdi, getiriyor. 

Ancak anlaşılan planlar yine de tam tutmadı. Tüm bu yapılanlar yetmedi. Hal böyle olunca şer cephesinde yeni arayışlar başladı. Kapsama alanına yeni güç takviyeleri yapma gereği duydular. Bunun için, YNK’ye söz konusu mektubu göndererek yardım talebinde bulundular. Bu mektup yenilgilerinin de açık ilanıdır. Kürt özgürlük mücadelesi karşısında çamura batmış Erdoğan diktatörlüğünün yardım çığlığıdır. Kürdü Kürde kırdırtarak saplandıkları bataklıktan çıkmaya gayretleridir. 

YNK’nin bu mektuba resmi olarak cevabı ne oldu? Bunu bilemiyoruz. Ancak deşifre ettiklerine göre olumlu yanıt vermediklerini var sayabiliriz. Peki bu yeter mi? Kesinlikle hayır. YNK’den beklenen açıktan, net bir şekilde tepki göstermektir. Sadece YNK değil, tüm Kürtlerin bu parçalayıp çatıştırma politikalarına tepki göstermesi gerekir. 

Kaldı ki, Türk devletinin böylesi bir çağda, bırakalım Kürdü Kürde kırdırması, böyle bir şeyi düşünme cesareti göstermesi ve bunu Kürtlerden istemesi bile Kürtler için açık bir hakarettir. Böyle bir hakareti kabul etmemek, tepki göstermek sömürge yaşamak istemeyen herkesin sorumluluğudur.