“Orada kimse yoktu”, diyor adam. Kendinden çok emin. Uydu fotoğraflarından bakınca kızılötesi bir morlukta ibaretti karartı: O hamile kadın, o bez bebek, o teki kaybolmuş mekap...
O ve diğerleri bir şeye “yok” dediklerinde, hakikaten “yok” oluyordu her şey ve herkes.
Basit hikayelerin içinde zor cümlelerle tırmanmak bir azme değil, tek başına ahmaklığa işaret ediyordu çünkü. Çünkü hayat bu kadar zahmet gerektirmeyecek düzlükte yaşanıyordu Afrika’da: Doğuyorlardı, birazcık yaşıyorlardı ve lapa lapa yedikleri hayatın içinde küçücük kalarak ölüyorlardı.
Açlıktan değilse bu kez iç savaşlarda şanslarına ölüm düşüyordu.
Ortadoğu da öyleydi. Bir tel bileziğin, bir kırmızı naylon leğenin, bir yerlerden birilerine vaktiyle hediye gelmiş emprime bir eteğin “altın” değerinde anısının olduğu zamanlar biriktiriliyordu. Ama zamanı dağıtan bir bomba, leğeni yakmış, eteği yırtmış, teli eğmişti işte. Anısı gitmişti hediyenin.
Zaman ölmüştü.
Çünkü alakası olmayan bir ülkede bir adam “orada kimse yoktu” demişti. Kimse olmamıştı işte!
Şengal de öyleydi. “Yok hükmünde insanlar”ın uzun uzun yıllardır yaşadıkları yerde, kutsallarının gölgesinde üstelik, “yok” sayıldılar bir gecede ve vahşete teslim edildiler. Üstelik aynı dili konuştukları kimselerce...
Bugün “insanlık suçu” işlediklerinden emin yok sayılanlar, kendilerini yok sayanların. Şikayet edecekler.
“Zalimlik ve aşağılama paylaşılan insanlık fikrini baltalar” diyor, Avishai Margalit, Uzlaşma kitabında ve devamla:
“Kokuşmuş uzlaşma, insanlığa karşı suçlara sebep olan ya da bunların sürmesini sağlayan bir uzlaşmadır” der.
Bu kadar öldüğümüz bir alanda, daha fazla ölmemek için ve bazı temel haklar için uzlaşalım mı, kokuşmuş olduğunu bile bile o adam ve adamlarla?
Cinayet, kitle imhası, esaret, halkın zorla başka yere nakli, hapsetme, işkence, tecavüz, seks köleliği ve fuhuş... İnsanlık suçunun oluşması için malzemeler bunlar. Êzîdî halkı için, hepsini sıralayabiliriz. Hepsini yaşadılar ve üstelik tüm insanlığın gözünün içine baka baka tam 74 kez! Ve bu 74.’sünde; insan olma erdemliliğiyle uğraşanlar, hayatın dinamiklerini kafaya takmışlar, kurgusal bir filmde değil basbayağı sahici bir platoda oturup yaşadılar bu filmi. Siyahlara bürünmüş sakallı adamlar geldi, insanları kesti, taş üstünde taş bırakmadı, kentin kadınlarını ve çocuklarını alıp gitti... Kadınları seks kölesi yaptılar, pazarlarda sattılar, fuhşa zorladılar ve kendi köleleri yaptılar ve el kadar çocukları seks oyuncakları haline dönüştürdüler. Bu kötü adamların kötülükleri ben bu satırları yazarken yüzlerce kadının ve çocuğun canını yakmaktadır hala.
“İnsanlığa karşı suçlar, faillere insanlı kadına müdahale edilmesini haklı gösterir...” diyor, Margalit.
Yukarıda “orada kimse yoktu” diyen, özgün ağırlığı bayağı hafifliğe evrilmiş adamın tepkisizliğine bir yanıt olmak lazım. Ve verilecek yanıtın da insanlık adına olması lazım. Referansını dinden alan kendi kabilesi ile bu kabilenin hayranlık duyduğu siyahlar giyinen kötü adamlara gösterdikleri müsamahanın “insanlığa karşı işlenmiş suçlar” arasında değerlendirilmesi, yargılanmaları lazım.
Vahşeti önleyebilecekken arkasına bakmadan kaçan peşmergelerin, vahşeti yaşatanlara sınırlarını açarak her türlü ihtiyaçlarını gören ürkütücü otorite Türkiye’nin insanlık suçu işledikleri sabit görülmeli ve yargılanmaları, en ağır cezayı almaları lazım.
Adam “kimse yoktu” dediğinde, orada kimseyi görmek istemediğini söyledi aslında. Bu niyet beyanı bile tak başına itiraf değil midir?
Bu adamları “yok hükmünde” saymak için, insanlıktan kovulmalarını, hayat kapısından atılmalarını sağlamak lazım.