Yokluğunun üzerinden tam 7 yıl geçti. Dünya yüzünü 28 kez  bahara, yaza, kışa ve güze döndü. Gün geceye 7 kez döndü ve böylece 364 hafta geçti. Haftalar birbirini bazen aheste aheste, bazen hızla kovaladı ve zaman 84 aya döndü. Ay tam 2555 defa içinde milyarlarca yüreğin attığı dünyanın etrafında döndü. Zamana sığdırılabilseydi eğer bir yokluğun acısı bunları anlatırdım. 
Oysa ne senin ne de diğer yoldaşlarımın yokluğunu zamanla ölçemiyorum. Saatler, günler, haftalar aylar mevsimler ve yıllar kimliksizleşiyor. Günler bazen aylar kadar uzun oluyor. Ve birkaç saate birkaç yıl yaşananlar sığabiliyor sizleri anlatırken.  Yokluğunda geçirdiğim 7 yıl, seni tanıdığım o 2 yılın  yörüngesinde dönüp duruyor. Geçmişim bugünüm oluyor. Öyle menem bir şey ki bu Ceren, bir mekana da sığmıyor. Daha önce seninle birlikte kaldığım şehirlere gittiğimde , acımı umursamayan bu insan kalabalıkları arasından çıkıp gelecekmişsin gibi bir hisse kapılıyorum. Ben o şehirleri terk ediyorum, ama senin yokluğun benden başkasını rehber kabul etmeyen bir seyyah gibi.
Kaçmıyorum ki bu gerçekten. 7 yıl, 84 ay, 11 mevsim, 364 hafta ve 2555 gündür gerçeği sınıyorum. Ve 31 Mayıs 2005’ten bu yana hep aynı sonuç çıkıyor bu hesaplamadan. Ben aslında o gün yeniden doğdum ve o gün  öldüm. Yeniden doğduğumu hissettiğim zamanlarda gözlerim hayatın sırrını keşfetmek isteyen çocuklarınki kadar merakla baktı. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için gözlerimi dört açtım. Sesleri duydum.  Rüzgarın uğultusunu, kuşların kanat çırpışını, dalgaların kayalıkları dövmesini, yağmur damlalarının yeryüzüne toprağın yanaklarını okşayışını. Doğanın akışkanlığına boyun eğip çiçeğe duran bir iğde ağacının, leylakların ve nergislerin masum kokularını içime çektim. Başı dumanlı zirvelere, yemyeşil çayırlara, karanlığa meydan okuyan şehir ışıklarına bakıp bakıp beynimin sınırlarını zorladım. Herşey o kadar canlı ve insana dair olunca Ceren mutlaka bu güzelliklerin içinde yaşıyordur, doğanın döngüsü böyledir dedim. Çocukluğum böyle geçti.
Bu sömürü düzeninin  köyünü, evini, aşını çaldığı bir tek gözlerindeki direnci çalamadığı halkımın, evladını bir kez yitirip binlerce kez ana olan kadınlarımızın, bezden bebek yapması gerekirken taştan silah yapan çocuklarımızın gözlerine baktıkça yeni şeyler öğrendim. Direnç, umut ve öfke. Bu kavramların Kürdistan’da bir değil binlerce karşılığının olduğunun farkına vardım. Her insana karşılık binlerce, milyonlarca anlamı... Ve böylece büyüdüm. Bu keşfim sayesinde Ege’de başlayıp  Kandil’de son bulan yolculuğundaki ayak izlerine ulaştım.  


Karşılaşmışsınızdır yıldızlar ülkesinde
Büyüdüğümü bir de nereden anladım; senden sonra seninki kadar ağır yokluklara karşı ayakta durabilmemden. Dersim, Kendal, Sorxwin, Halil, Doğan, Sarya,  Rozerin, Armanc, Arjin... Onlar da ayak izlerinden yürürken ölümle rastlaşan diğer yoldaşlar. Karşılaşmışsınızdır yıldızlar ülkesinde... Bu yitirmeler, bu kıran kırana kavga bir insanın ömrüne, zamana ve mekana sığmayan şeyler yaşattı her birimize. Ben kendi adıma yaşadıklarımdan öğrendiklerimi anlatıyorum sana.  Vücutları paramparça edilmiş yoldaşlarımın bedenlerini gördüm. Acı çektim, gün gelir insanlık bu utancın altında ezilir diye gözyaşı döktüm. Baskın gelen duygu öfke oldu. Ama gözümü kör etmesine izin vermedim. İnsan yanıma sığınarak dayandım gördüklerime. Senin yaptığın gibi. Birbirinden hızla uzaklaşıp bilgisayar ekranlarının  arkasına saklanan, sevdiğini, sorguladığını, konuştuğunu ve düşündüğünü iddia eden bu modern çağda  kendimi  yapayalnız hissettim. O kalabalıklara karışmaktansa böyle yaşamayı yeğledim. Yalnızlığa senin mektuplarını yeniden yeniden okuyarak, birlikte söylediğimiz şarkıları mırıldanarak, tedavülden kalkmak üzere olan el yazılı mektupları ve kartları zindanlarda posta bekleyen dostlara ulaştırarak dayandım. Seni anlattım ilk yıllarda, anıların silinip gitmesinden korkarak hiç dur durak bilmeden. Ben unutursam başkalarının hafızalarında yer edesin diye. Sonra bunun çok çocukça olduğunun farkına vardım. Baktım ki anılar ruhuma, bilincime işlemiş. Yarımlarımı onlarla tamamladım.
Konuşmaktan yorulup susarak anlattım sana dair herşeyi. Gün geldi bin yıllık acılarının üzerine direncin örtüsünü çekip Newroz’da halaya duran neşeli kalabalıkları gördüm. İçim ısındı, onlar gibi ağız dolusu güldüm.  Seni bu kavgaya taşıyan bir şeyi daha keşfettim. İnanç....
Ve bu 7 yılda  acının öğretmenliğinde hayatımın en yakıcı gerçeğine eriştim. Tarih yazan bir halkın sınırı olmaz, olamaz. Acının, umudun, öfkenin, direncin ve sevmenin sınırı olamaz Kürdistan’da. Senden sonra yaşadıklarımdan öğrendim bu gerçeği. Seninle çizildiğini sandığım bu sınırlar 7 yıl içinde genişledi. Kimbilir daha hangi biçimde nasıl ve kimler genişletecek bu sınırları, ben hangi sınırlara ulaşacağım. Bu bilinmezleri zaman ve mekanla anlatmak  çok zor. Ben sadece yokluğunda öğrendiklerimi sana anlattım.  Nasıl doğduğumu büyüdüğümü. Öldüğüm güne gelince. Söyledim ya,  31 Mayıs 2005’te öldüm.  Trafik kazası olduğunda bazıları kader dedi buna, bazıları tanrıların insanlığa verdiği bir ceza, bazıları da kavgamızın amansız kanunu...

ZİLAN DİYAR