Nagihan AKARSEL
Her haberleri seyretmeye meylettiğimde Narayama Türküsü geliyor aklıma… Narayama Türküsü açlığa ve yoksulluğa karşı 70 yaşına gelen yaşlıların dağa bırakılıp ölüme terkedildiği bir Japon geleneğini anlatıyor. Japonya’nın uzak bir dağ köyünde geçen film Obasute geleneği ya da Ubaseteyama olarak adlandırılan geleneğe dayanıyor. Shichiro Fukazawa’nın 1956 yılında yazdığı romanın Keisuke Kinoshita tarafından filme uyarlandığı bu gelenek, yoksulluğa ve kıtlığa karşı bir çözüm yöntemi olarak hayat buluyor. Yaşam ve ölümün içiçe geçtiği bir yaşamda çaresizliğin dayattığı ölüm sorgulanıyor.
Film ayrıca hafızanın önemine odaklanıyor… Yaşlı bir kadın olan Orin-yan bu hafızanın adı oluyor. Gül kokusundan beslenen, su sesinden esinlenen sözcüklere dayanıyor. Ne kül kokusuna meyleden ne de toz zerresine tenezzül eden sözcükleri esas alıyor. Akışı duvarları yıkan, yolları dağlara çıkan sözcükler var orada. Ne sınırları kabul ediyor ne de çıkmaz yolları… Bir bağı var Orin-yan’ın hayatla. Hakikatin gizine yürüyor sessizce. Sıradanlığı reddediyor. Akışını rüzgara kaydediyor. Gücünü sadeliğe sürüyor. Hafızanın gururu ile ölümü karşılıyor. Ama bu ölümün kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor. Narayama Türküsü, çaresizliğin meşrulaştırdığı ölüme bile bile yürümenin geleneğini anlatıyor.
Ve sonra televizyon ekranından toprağıma düşen her sözcükte bir keder… Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de, Efrîn’de savaşın yaralarını sarmak için yaptığımız anonslar… Çocukların çığlıkları, yaşlıların gözyaşları, kadınların hüznü, erkeklerin kederi sarıyor her haber arasında hafızamızı. Gündemlerimiz paramparça. Bakur’da seçim çalışmaları, Başur’da Kandil operasyonu, Rojhilat’ta idam kararları, Rojava’da Efrîn ve savaş… Her bir parçamız bir parça hakikaten. Her bir parçamızın gündemi bütün parçalarımızı etkileyecek kadar stratejik ama. Buna rağmen bu kopukluk… Anlam vermek zor diyesim geliyor ama değil. Anlıyorum. Bu kopukluk en çok da enerjimizi parçalamak isteyenlerin işine yarıyor. Bilinçli üretiliyor. Siyaseten en iyi yönlendirme yöntemidir parçalamak ya da bölmek. Belki de en fazla deneyimli olduğumuz konu bu. O zaman ne yapmalı?
Uzun bir sessizliğin ardından Cizre Botan’ın sokaklarından yükselen sese kulak vermeli. Boş sokakları dolduran arkadaşlarına, “Hema siz bu sokaklardan gitmeyin. Bizi yalnız bırakmayın. Bizi öksüz bırakmayın da ne olursa olsun” diyen sesin taşıdığı hakikate kulak vermeli. Yalnız ve de öksüz bırakmamak… Sanırım bu parçalılık en çok da yalnızlığımıza sebep oldu. Her bir parçamızın kendi başına kalmasına…
Efrîn’in acısını yüreğinde hisseden Başurlu bir amcanın, “Şayet biz Efrîn’de kazansaydık tüm insanlık kazanacaktı. Ama Kürdistan’ın yüreği hep parçalı attı” deyişindeki asalete kulak vermeli… Rojhilat’ta Ramin Hossein Panahi’nin idamını engellemek isteyen Niştiman’ın yaşamına son vermesine engel olacak politikalar üretmeli. Başur’da Hewler’de Türk askerlerine ziyafet veren Barzani’ye tepki vermeyen parçalılığımızdır şimdi Kandil operasyonuna zemin olan. Buna karşı uyanık olmalı… Buna karşı bütünlüklü bir bakış açısıyla elinden geleni yapmalı.
En çok da seçimlerle canlanmaya başlayan Botan’dan yükselen sese kulak vermeli şimdi. Tüm parçaları yalnız bırakmamanın bilgeliğini kuşanmalı. En büyük olmanın erdemi ile Kürdistan’ın bütün parçalarında yükselen sesi büyütmeli. Her an herşeye hazır olmanın bilinci ile öncülük etmeli. Yoksa, yoksa Narayama Türküsü… Hafızamızı bile bile ölüme terketmenin dayanılmaz acısı…