
Irak Şam İslam Devleti-IŞİD adlı örgütün saldırısıyla Irak fiilen ve resmen bölünmüş durumda. Suriye ise zaten parçalı. IŞİD bir yandan Rojava’yı ele geçirebilmek için Kobanê’ye saldırıyor, diğer yandan ise Bağdat’a yönelik saldırılarını devam ettiriyor.
Eşzamanlı olarak İsrail’in Gazze saldırısı da başlamış bulunuyor. Bir süredir sessiz duran İsrail, her nedense IŞİD saldırıları ardından yeniden saldırılarını başlattı. Haklı olarak bu iki saldırı arasında bağ kuranlar var. IŞİD ile İsrail’in aynı plan temelinde hareket ettiği söyleniyor. Daha doğrusu IŞİD’in İsrail planlarını hayata geçirdiği belirtiliyor.
Bütün bunlardan şu iki sonuç net bir biçimde ortaya çıkıyor: Birincisi Ortadoğu’daki savaş daha uzun süre devam edeceğe ve tüm bölgeye yayılacağa benziyor. İkincisi ise, ABD-İsrail ittifakının Ortadoğu’yu yeniden parçalama planları yaptığı anlaşılıyor. Yani Ortadoğu’nun siyasi coğrafyası yeniden çizilecek.
Peki bu durumda Türkiye ne yapacak? Ülkemiz ve toplumumuz bu gelişmeleri nasıl karşılayacak? Devlet yönetimi doksan yıllık tekçi politikalarına hala devam mı edecek? Toplumumuz anti-demokratik ve diktatöryal özellikler taşıyan bu politikalara bundan sonra da evet mi diyecek? Yoksa devlet ve toplum köklü bir politika değişikliği mi yaşayacak?
Besbelli ki ciddi bir yol ayrımındayız. Devlet ve toplum olarak ülkemiz ciddi bir yol ayrımında bulunuyor. Şimdiye kadar izlenen politikalarla zaten doğru ve yeterli bir yönetim olmuyordu. Bundan sonra ise aynı politikalarla bir adım bile atılamaz. Ortadoğu haritası yeniden çizilirken Türkiye mevcut iç ve dış politikalarla yönetilemez.
Mevcut iç politikanın neredeyse doksan yıldır sürekli bir iç savaş hali olduğu açık. Halklara karşı böyle, işçi ve emekçilere karşı böyle, kadınlara ve gençlere karşı böyle! Devletten kaynaklı sürekli bir terör durumu söz konusu. Şiddet ve asimilasyon kesintisiz bir devlet politikası durumunda. Her ne kadar AKP Hükümeti “Terörün sona erdirilmesi…” başlıklı yeni bir yasa çıkardıysa da, bu yasanın ne kadar ve ne zaman uygulanacağı da pek belli değil.
Devletin doksan yıllık anti-Kürt politikasının sürekli bir Türk-Kürt çatışmasına yol açtığı ortada. Otuz yıldır da PKK ile süren bir savaş durumu yaşanıyor. Doksan yıl önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde yaşamak isteyen Kürtler, bugün izlenen bu inkarcı ve imhacı politikalar yüzünden devlete olan tüm güvenini kaybetmiş bulunuyor.
Bu durumu KDP ile sıcak ilişkiler kurarak aşmak mümkün değildir. Artık Kürtler uyanmış ve bilinçlenmiş durumdadır. Bu ilişkilerin karşılıklı çıkar ve para ilişkisi olduğunu herkes biliyor. Diyarbakır’da ve Kobanê’de Kürtlere saldırılırken, KDP ile ilişkileri geliştirmeye çalışmanın yeni bir Türk-Kürt ilişkisi yaratmayacağını herkes görüyor.
Şimdi mevcut Kürt karşıtı politika nasıl yürütülecek? Kürtler otuz yıl kesintisiz direnebilecek kadar bilinçli ve örgütlü bir durumda. Eski Irak sınırları içinde şimdi ayrı bir Kürt devleti doğuyor. Suriye sınırları içindeki Kürtler bile üç yıldır özgür yaşıyor ve hiç kimsenin karşı koyamadığı IŞİD’e karşı tam bir yıldır başarıyla direniyor.
Peki sınırın hemen öte yakasında bu gelişmeler olurken, ayrı Kürt devleti kurulur ve en küçük parçanın Kürtleri bile özgür olurken, kendi sınırları içindeki yirmi beş milyonu aşan Kürt toplumunu devlet hala ne kadar inkar edebilecek, mevcut asimilasyonu ne kadar sürdürebilecek, Kürt toplumunu ulusal-demokratik haklarından daha ne kadar yoksun bırakabilecek?
Belli ki dış politika da bundan çok farklı değil. AKP’nin Ortadoğu’da ve dünyada öngördüğü “Açılımcı” politikaları Ahmet Davutoğlu yönetiminde neredeyse sıfırı tüketir hale gelmiş bulunuyor. Ortadoğu’da İsrail değil, artık Türkiye tecrit konumunu yaşıyor. Artık İslam aleminin liderliği iddiası da kalmadı. Liderini Halife ilan eden IŞİD adlı örgütün arkasından gitmek zorunda kalıyor.
Düşünelim bir kere, mevcut iç ve dış politikalarla Türkiye nereye gidebilir? Irak ve Suriye’de iki Kürt devleti kurulurken, Türkiye Kürtlerin demokratik haklarını daha ne kadar inkar edebilir ve Kürt sorununu daha ne kadar sırtında taşıyabilir? Kürdü inkar ve Kürt sorunundaki çözümsüzlük politikasıyla yeniden yapılanan Ortadoğu’da nasıl yer alabilir? Ortadoğu’nun sınırları yeniden çizilirken Türkiye birliğini nasıl koruyabilir? Uzayıp giden Ortadoğu savaşında Türkiye kendini ve gücünü nasıl ayakta tutabilir?
Besbelli ki Türkiye, mevcut devlet politikaları ve toplumsal duruşla sınırları yeniden çizilen ve gittikçe uzayan ve derinleşen bir savaşı yaşayan Ortadoğu’da değil öncülük yapmak, birliğini koruyup da ayakta bile kalamaz. Eğer mevcut politikalar demokratikleşme temelinde değişmezse, ülkemiz hem gerçekten bölünür ve hem de daha koyu bir faşizmin girdabına kapılır.
Bu nedenle devlet değişmek, toplum da değişmeyen devleti kabul etmemek zorundadır. Çünkü değişmeyen devlet, toplumu felakete götürecektir. Bundan dolayı da en az devlet kadar toplumun kendisi de sorumlu olacaktır.
İşte yol ayrımı burada ortaya çıkmaktadır. Basına yansıdığı kadarıyla, HDP Heyeti ile görüşen PKK Lideri Abdullah Öcalan da bu hususa dikkat çekmiş bulunmaktadır. Devlet ve toplum ya değişecek ve bu temelde Kürt sorununu ve demokratikleşme sorununu çözecek, ya da mevcut tekçi, faşist ve sorunlu yapısını korumaya devam edecektir.
Eğer devlet ve toplum olarak ülkemiz Kürt sorununun çözümüne dayalı bir demokratikleşmeyi yaşarsa, o zaman Kürdistan’daki ve Ortadoğu’daki gelişmelerin öncüsü haline gelerek yeni demokratik Ortadoğu’nun gerçekleşmesini sağlayacaktır. Bu biçimde Diyarbakır’daki Kürdün de, Rojava’daki Kürdün de dostu ve kardeşi olacaktır. Kürtlerle birlik sağlayıp desteğini alan bir Türkiye, yeni Ortadoğu ve dünyanın en etkili güçlerinden biri haline gelecektir.
Böyle olmaz, yani değişemez de eski politikalarda çakılıp kalırsa, o zaman içte ve dıştaki çatışmalı durumu daha çok artacak ve Türkiye’nin gücü ve imkanları böyle bir çatışma içinde eriyip gidecektir. Devlet ve toplum olarak yaşadığımız yol ayrımı işte bu kadar önemli ve tarihidir. İktidardaki AKP de, muhalefetteki CHP de bunu anlamak zorundadır. En önemlisi de tüm Türkiye toplumu bunu anlamak, anlamayan partilere anlatmak ve geleceğini bu temelde belirlemek zorundadır.
PKK Lideri’nin izlediği politikalar bu anlamda ülkemiz ve toplumumuz için en büyük şanstır. Kuzey Kürtleriyle birlikte Rojava Kürtleri de bu politikaları ezici çoğunlukla benimsemektedir. Özellikle 19 Temmuz 2012 Devriminin üçüncü yılına girişi yaşayan Rojavalı Kürtler, PKK Lideri’nin “Misak-ı Milli’nin Güncellenmesi” planından çok büyük bir heyecan duymaktadır. O halde gerisi aydın, yazar, sanatçı, genç ve kadınıyla Türkiye’nin tüm demokratik toplumuna düşmektedir.