Bir uçurum gibi susuyoruz iç karanlığımızın kör kuyularında. Ne yana dönsek yalnızız, ne yana dönsek terk edilmiş. Ne yana dönsek savunmasızız ne yana dönsek sustasız. Suskunluğumuza, paylaşacak dost bulamayan sözsüzlüğümüzü örtmeye kanaviçeli edalar, kibirli sedalar ısmarlıyoruz. Ağız kenarlarımıza iliştirilmiş gülüşler, avuç içinde yürek sıcağını taşımayan el sıkışmalarla buluşuyor bedenlerimiz birbiriyle her gün bir yerlerde. Ruhlarımız kim bilir hangi alışveriş merkezinde hangi ışıltılı reklamın ısmarladığı yüzde bilmem kaç indirimli bedenler ararken kendine, hiçbir varsıllığın doyuramayacağı ebedi bir açlığa mahkûm edilmiş bedenlerimiz bir alana bir bedava kampanyalarından satın alınan ruhları iğfal etme telaşındadır.
Ne ağız dolusu gülmek mümkün ne yürek dolusu ağlamak. Ne sevdalanmak saç telinden ayak tırnağına yayılan bir sızıyla, ne ayrılığın acısını demlendirmek yüreğinde bir derviş sabrıyla. Ne geçmişle bağlamak kendini ne de yarın umuduyla. Yalnız ve yalnız şimdiyle, şu anla anlamak yaşamı, şimdiye sığdırmak varoluşu. "Geçmiş bir yük, gelecek yalnızca bir fantezi”dir mottosuyla tarihsiz ve yarınsız bırakmak kendini. Benliği, bencilliği, bireyciliği, toplumdışılığı, yaşamı akıllıca kurmanın değerleri olarak başucuna asılı aforizmalara dönüştürmek.
Ne zamandır böyleyiz? Ruhumuzu nerede, ne zaman, hangi savaşta, hangi alışverişte değiş tokuş ettik, ne vakit çaldılar kapitalist pazarın tanrıları, ruhumuzun ateşini? Neden yalnızca bir insanın sırtında bütün Prometeuslara bedel bir savaşın ağırlığı? Modernitenin tanrılarından ateşi geri alma ve yeniden ruhlara ateş taşımaya dair bir savaşta neden bu kadar yalnız başına Ortadoğulu Prometeus? Bizim yoldaşlığımız kanadıkça nasıl da bedeni kanlar içinde eksiliyor modernite kartallarının gagasıyla. Nasıl da uzağız onun özgür insan düşerinden. Nasıl da düşkünüyüz köle sevdaların, ağrısız hazların, karanlık ve iltihaplı hesapların. Eksilerek ve ağrıyarak, umut ederek ve ağlayarak, yanarak ve kanayarak kendinden her gün ve yeniden yarattığı bizi, nasıl da eksiltiyoruz kan, irin, sidik kokan hesapların günahkar şiltelerinde.
Oysa anılar ve tarih, umut ve yarının boy verdiği yoldaşlık bahçelerinin davetkar kokusu ne kadar da yanı başımızda. Sema’nın kızıllaşan bedeninde, Beritan’ın uçurumlaşan özgürlük sevdasında, Arîn’in vahşetin karanlığında patlayan öfkesinde nasıl da boy veriyor Ortadoğulu Prometeusu’un kanayan bedeninden damıttığı yeni ve özgür insan ruhu. Bu ruhtan gayri ne kurtarır, insanlığımıza kurduğumuz karanlık tuzaklardan bizi. Yoldaşlığın ateşinden gayri ne eritir ruhumuzun kıvrımlarındaki buzdan nehirleri.
Ya özgür insan ruhunun yoldaşlığında yürüyeceğiz Ortadoğulu Prometeus’la, birbirimizin ağrıyan gözlerinden, birbirimizin sağaltan sözlerinden yaratacağız yeni yaşamı. Ya yoldaşlarımızın dost yüzlü dost gülücüklerinde demleyeceğiz birlikte yaşamı, ya da dipsiz bir uçuruma düşüşe dönüşecek yaşamımız. Geriye dileyecek tek bir şey kalacak. Bedenimizin bir uçurum dibiyle buluşmasını, ruhumuzun bir kaya parçasında yırtılışını, son kez acıyı hissederek yaşamın bir sona kavuşmasını.
Ya ebed ve ezel olanın özgür yaşam olduğuna iman edeceğiz ya da ruhlarımız Sisifos tekrarında bir ölümsüzlük azabına mahkum olacak.