Alman gazeteci-yazar Günter Wallraff, ‘En Alttakiler’ (Ganz Unten) kitabında Türkiyeli işçi Ali Levent Sığırlıoğlu’nun kılığına girerek, Almanya’da göçmen işçilerin yaşadığı modern köleliği gözler önüne sermişti.

Peki ya Türkiye’nin en alttakileri?
Aslında onları hepimiz tanıyoruz.
Onlar, 7’den 70’e çalışacakları tarlalara traktör kasalarında taşınırken iş cinayetlerine kurban gidenler…
Vali kararnameleri ile dışlanıp ırkçı saldırılara maruz kalanlar…
Çalıştıkları yerlerde ölen bebelerini bile oradaki mezarlıklara gömemeyenler…
Gün doğumundan gün batımına çok düşük ücretlerle çalıştırılmaları yetmezmiş gibi beslenme, temiz su, barınma gibi en temel insani ihtiyaçları bile karşılanmayanlar…
Evet, onlar mevsimlik tarım işçileri…
Türkiye’de 12 Eylül darbesinden sonra uygulanan neo-liberal yıkım politikaları, tarımdaki küçük üreticileri kendi geçimini sağlayamaz hale getirerek mülksüzleştirmiş; onları büyük tarım işletmelerinde mevsimlik tarım işçisi haline getirmişti. Yaşadıkları yıkıma rağmen bu dönem tarım işçileri için görece iyi bir dönem bile sayılabilirdi. Çünkü sonraki yıllarda Kürdistan’da gelişen özgürlük mücadelesine karşı devletin yürüttüğü ‘özel savaş’ politikaları, mevsimlik tarım işçilerinin hem sayılarını, hem de çalışma koşullarındaki sömürü ve zorlukları kat be kat arttıracak bir sürecin önünü açmıştı.
90’lı yıllarla birlikte devlet, Kürt ulusal mücadelesinin dayanaklarını ortadan kaldırmak için koruculuğu kabul etmeyen Kürt köylülerine karşı ‘zorunlu göç’ politikasını başlatmıştı. Binlerce köy yakılıp yıkılmış, zorla boşaltılmıştı. ‘Özel savaş’ politikaları sonucunda 4 bini aşkın köy, yani yaklaşık 3 milyon Kürt köylüsü tarlasını ekinini, bağını bahçesini, sürüsünü yaylasını bırakıp, Batı metropollerinin ve Kürdistan kentlerinin varoşlarına sığınmıştı. Zorla topraklarından sürülüp mülksüzleştirilen Kürt köylüleri, artık varoşların yoksullarıydı. Ulusal baskı politikasının yanı sıra iş, barınma, beslenme, eğitim, sağlık gibi en temel insani ihtiyaçlardan yoksun bir yaşamla yüzyüze bırakılmışlardı.
İşte mülksüzleştirilip kentlerin varoşlarına sürülen bu Kürt yoksulları, yaşamlarını sürdürebilmek için 7’den 70’e mevsimlik tarım işçiliği yapmaya başladı. Onların yaşamak için çalışmak zorunda olmaları, tarım işletmeleri için güvencesiz ve düşük ücretle kölece koşullarda çalıştırabilecekleri, sayıları iki buçuk milyonu bulan ucuz iş gücüne sahip olmak anlamına geliyordu. Ücretler o kadar düşüktü ki, yaşamlarını sürdürebilmeleri için ailece çalışmak zorundaydılar. Zorla yerlerinden yurtlarından edilip geçim araçları ellerinden alınan Kürt köylülerinin, mevsimlik tarım işçisi olarak ülkenin 48 farklı kentine “gönüllü” sürgünlük dönemi böyle başlamıştı.
Ama bu “gönüllü” sürgünlük dönemi de savaşın açtığı yaraların üzerine yenilerini açmıştı. Her yıl sağlıksız-güvensiz koşullarda çalışacakları tarlalara giderken, kurban gittikleri iş cinayetlerinde yollara saçılmış ölüleriyle haber oldular. Daha geçtiğimiz Mayıs ayında Adıyaman Gölbaşı’nda 14 kişilik araca sıkıştırılan 23 işçinin bindiği minibüsün kaza yapması sonucu 9’u kadın 10 mevsimlik tarım işçisi yaşamını yitirmişti.
Kölece çalışma koşulları yetmezmiş gibi gittikleri yerlerde ırkçı saldırılara, linç girişimlerine maruz kaldılar. Kürtçe konuşmaları bile saldırı gerekçesi yapıldı. Üstelik bu saldırıların önüne geçmesi gereken mülki idareciler, aldıkları kararlarla bu saldırılara davetiye çıkardılar. Çadırlarını yerleşim birimlerinin uzağında, her türlü altyapı hizmetinden yoksun yerlerde kurmak zorunda bırakılan işçiler, “suçlu” gibi jandarma tarafından fişlendiler. Bu da yetmedi, izin almadan yerleşim yerlerine girişleri yasaklandı.
Her türlü sosyal güvenceden yoksun olarak gün doğumundan gün batımına kadar 20-30 liraya çalışmaya ve ilkel barınakların, temiz su olmayışının, tarımsal ilaçların, çöp ve atıkların yarattığı sağlık sorunları altında sağlıklı beslenmeden de yoksun olarak yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar.
Ama devlet için mevsimlik tarım işçilerinin hiçbir sosyal güvenceye sahip olmamalarının, sağlıksız ulaşım, barınma, beslenme ve kölece çalışma koşullarının, uğradıkları ırkçı saldırıların bir önemi yoktu. Başbakanlık genelgesine göre mevsimlik tarım işçileri sorunu, bir “güvenlik sorunu”ndan ibaretti.
Yukarıda anlattıklarımız en alttakilerin savaş, göç ve yoksullukla yazılmış hikayesinin küçük bir özeti ancak. Ve Kürt sorununun çözümü yönünde görüşmelerin yapıldığı bugünlerde, sorunun demokratik-halkçı çözümünden söz edeceksek eğer, başta mevsimlik tarım işçileri olmak üzere Kürt yoksullarının-emekçilerinin yaşadıkları sorunların çözümü de göz ardı edilmemelidir. Devletin Kürt köylüsüne-emekçisine karşı uyguladığı baskı ve yıkım politikalarının yarattığı sonuçları ortadan kaldıracak adımlar atılmalıdır. Bu adımları birkaç başlık halinde özetlemek gerekirse:
Köylerinden zorla göç ettirilenlerin köylerine geri dönüş koşulları sağlanarak uğradıkları zararlar devlet tarafından karşılanmalıdır. Zorunlu göç dayatmasının nedenlerinden biri olan ve halka karşı uygulanan birçok suçta adı geçen koruculuk sistemi kaldırılmalıdır.
Mayınlı araziler temizlenerek yoksul köylülere dağıtılmalı, halkın kendi topraklarında üretim yapabileceği koşulların sağlanması için toprak reformu gerçekleştirilmelidir.
GAP, ülkenin batısının enerji ihtiyacını karşılayan bir proje olmaktan çıkartılarak, halkın ihtiyaçları temelinde yeniden yapılandırılmalı, halkın sulu tarım yapabileceği koşullar sağlanmalıdır.
Hayvancılığı destekleyen politikalar geliştirilmelidir.
Başta “güvenlik barajları” olmak üzere Kürdistan coğrafyasında yaşamı ve tarımsal-hayvansal üretimi olumsuz etkileyen bütün projeler iptal edilmelidir.
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Sosyal Politikalar Komisyonu tarafından 5-6 Nisan’da Urfa-Viranşehir’de yapılan ‘Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı’, 30 yıllık savaşın Kürt emekçileri üzerinde yarattığı yıkıma karşı mücadele yönünde atılmış ilk ama önemli adımlardan biri oldu. Diyarbakır’dan, Kızıltepe’den, Batman’dan, Şırnak’tan, Derik’ten, Siverek’ten, Suruç’tan, Adıyaman’dan, Kurtalan’dan, Nusaybin’den Viranşehir’e gelen kadınlı erkekli mevsimlik tarım işçileri hem sorunlarını konuştular, hem de bu sorunların çözümü için nasıl bir mücadele ve örgütlenme geliştireceklerini tartıştılar.  
Yerellerde ‘Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Dernekleri’ kurulması kararının alındığı kurultayda, işçilerin yaşadıkları sorunların çözümü iki boyutta ele alındı. Çözümün ilk boyutu örgütlenme olarak belirlenmiş ve dernek girişim komiteleri oluşturularak ilk adım atılmıştır-ki, bu adımın devamında yerellerde kurulan derneklerin birleştirilerek sendikaya dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Örgütlenme süreci aynı zamanda mevsimlik tarım işçilerinin yasal güvenceye alınması ve sosyal haklarına kavuşması, çalışma ve yaşam koşulları ile ücretlerinin düzeltilmesi için mücadele süreci olarak çözümün ilk adımını oluşturmaktadır.
Çözümün ikinci ve asıl önemli boyutu ise, mevsimlik tarım işçiliği koşullarının ortadan kaldırılması, başka bir deyişle Kürt emekçilerinin yaşadıkları yerlerde-kendi topraklarında- üretim yapabilme ve insanca yaşam koşullarının sağlanmasıdır. Çözüm süreci bağlamında bu adımların neler olabileceğini, birkaç başlık halinde yukarıda dile getirmiştik.
Topraklarından sürülen, dilleri-kültürleri yasaklı olan, yaşamlarını sürdürebilmek için kölece çalışma koşullarına mahkum edilen mevsimlik tarım işçileri, aslında gittikleri her yerde Kürt sorununu siyasal, kültürel ve ekonomik boyutlarıyla görünür kıldılar. Ve artık yaşadıkları acıların kader olmadığını görerek örgütlenme yönünde adımlar atan mevsimlik tarım işçileri için ‘demokratik siyaset’ dönemi olarak tanımlanan yeni süreç, ulusal ve sınıfsal baskı ve sömürüye karşı mücadelenin iç içe geçtiği süreç olarak anlam kazanmış bulunmaktadır.
* Evrensel Gazetesi Yazarı ve DTK Daimi Meclis Üyesi