SEYİT EVRAN Kürt çocukları olarak geçmişin gerçeği ama günümüzün hikayeleri olan acı, katliam dolu hikayeleri dinleyerek büyüdük. Hepimiz dedelerimiz, ninelerimiz ve babalarımızdan isyan hikayelerini dinleyerek büyüdük. Dedem ben henüz çocukken evimizin arkasından görünen dağları göstererek, “bu dağlara iyi bak bir gün belki beni orada göremeyebilirsin ama ayak izlerimi görürsün” diyerek isyan günlerini çocukluk belleğime yerleştiriyordu. Benim kuşağımın çoğu dedelerinden, babalarından isyan hikayeleri dinledi. 80’li yıllardan sonra yetişen kuşakların isyan hikayelerine, son isyan olarak kabul edilen Kürt Özgürlük Hareketinin isyan hikayesi, gerillanın kahramanlıkları eklendi. Dedelerimizden, ninelerimizden, babalarımızdan dinlediğimiz isyan hikayelerinde neler yoktu ki... Yakılan, yerle bir edilen ama ona rağmen terk edilmeyen köyler, öldürülen, kaybedilenlerin hikayeleri, kurşuna dizilen, idam edilen ve cenazelerin ailelerine verilmemesi… Tüm bunlar hiç bitmeyecek bir acı ile anlatılıyordu. Bu hikayeleri anlatırken bazen gözlerinden yaşlar dökülürdü. Bakışları uzaklara, çok uzaklara, uzaklarda kalmış ama bitmemiş bir umuda takılı kalırdı. Hikayeleri, anlattıkları torunlarına “bir gün yaşanan acıların intikamını alın” demek istercesine anlatıyorlardı. Bazıları ise yaşadıkları acıları torunları da yaşamasın diye hiç ama hiç anlatmazlardı. Ama büyük çoğunluğu torunlarının isyan belleğinin güçlü olması için geleceğe mirası olan isyancılıklarını anlatırlardı. Büyüdüm. Dedemin bana “beni oralarda bulamasan da ayak izlerimi görürsün” sözü ile ne demek istediğini anlamaya başladım. Dedemin ayak izlerimi bulursun dediği dağların Şêx Seîd isyanında, isyancıların mekanı olduğunu öğrendim. Dedemin bana bir hikaye gibi anlattıklarının, gerçeğin peşine düştüm ve günün birinde dedemin “ayak izlerimi görürsün” dediği dağlarda kendimi bir isyancı olarak gördüm. Yaşadığım her gün, her an bana anlatılanların ne anlama geldiğini anlamaya çalıştım. Evet, isyana durmuştu dedelerimiz. Dar ağacında idama çekilmeleri, kurşuna dizilmeleri, isyanın bastırılmasından sonra yıllarca dağlarda yaşamaları, isyandan sağ kalanların sürgüne gönderilmeleri de isyanı engelleyemedi. Çünkü onlar haklı bir dava olan Kürtlüğün, kimlik, tarih, dil ve kültürünün kavgasını veriyordu. Bir ihanet hikayesi Anlattıklarının her kelimesi aklımda olan Ninem Vesile’nin Şêx Seîd İsyan’ının bastırılmasından sonra yaşananları şöyle anlatıyordu: “Biz Binê Zuğur denilen yerdeki yayla yerimizdeydik. İsyan bastırılmıştı. Müfreze her yere baskın yapıyor, isyancıları arıyordu. Salih Bey Bin Deranca denilen Şelê köyünün mezrası olan yerden geçerken düşmüş, sağ ayağı incinmişti. Sabah yayla yerimize vardılar. Deden ‘bir hayvan getirin keselim, etini yer, derisini de Salih Bey’in incinen ayağına sararız’ dedi. Bir keçi getirdim. Deden kesti. Eti yaptım yemeleri için. Yemeklerini yedikten sonra gittiler. Onlardan kısa süre sonra o dönemde köy, köy, mezra mezra dolaşıp isyancılar hakkında bilgi toplayıp devlete veren Hüs Sıltono ve Ali Barut adında iki kişiden biri olan Hüs Sıltonu çıkıp geldi. Salih bey ve grubu için yaptığım yemekten ona da verdim. Yemeğini yedikten sonra, ‘Vesile şimdi burada bana verdiğin yemeği yiyorum ama yarın müfreze buraya gelecek ve bu eti ne için yaptığını soracak’ dedi. Açıkça ‘gidip sizi şikayet edip müfreze getireceğim’ diyordu. Evin büyüğü ben vardım. En büyük çocuğum olan baban henüz beş yaşındaydı. Korkudan bir şey diyemedik. Ertesi sabah çobanlarımız daha ağıllardaki hayvanları bırakmadan yayla yerinin etrafını müfreze sardı. Müfreze’nin yanında Salih Bey’in amcasının oğlu Memdüh Bey’de vardı. Salih Bey’in en küçük oğlu Hasan’ı da ellerini arkadan kelepçeleyip yanlarında getirmişlerdi. Memdüh bana ‘Vesile, dün Salih ve grubu buraya gelmiş. Salih Bey attan düşmüş ve ayağı incimiş. Bir hayvan kesmişsiniz, etini onlara yedirmiş, derisini de incinen ayağına sarması için vermişsiniz. Şimdi söyle nereye gittiler?’ dedi. Memdüh Bey bunları söylerken Hüs Sıltono’nun gidip söylediğini anladım. Zaten gidip ihbar edeceğini söylemişti. Ama o an onu düşünecek değildim. Bana eşimin de içinde olduğu Salih Bey grubunun yerini soruyordu. Ben de ‘bu kadın halimle nereye gittiklerini nereden bilebilirim. Müfrezeniz var zaten onları arıyorsunuz, nerede olduğunu siz benden daha iyi bilirsiniz’ dedim. Zabıtlardan biri bana vurmaya kalkıştı. Elleri arkadan kelepçeli Hasan Bey ‘ayıptır, kadına el kalkmaz’ diyerek müdahale etti. Zabıt geri çekildi ve hiçbir şey demeden hiçbir kelimesini anlamadığım Türkçe müfrezesine bir şeyler söyledi. Müfrezedeki askerler toplanıp yayla yerimizin arkasındaki dağa doğru yola çıktılar. İki saat kadar sonra geri döndüler. Yanlarında Salih bey ve grubundan bir kaç isyancıyı yakalayıp getirmişlerdi. Salih Bey yaralı olduğu için çok fazla uzaklaşamamışlardı. Salih Bey ile birlikte yakalayıp getirdikleri grubun içinde eşim ve birkaç isyancı arkadaşı yoktu. Acaba onları vurdular mı diye düşünmeye başladım. Ama vursalardı bile yapacak birşey yoktu. Sert bir sesle ‘bize bir tas su ver de gidelim’ dediler. O sırada Salih Bey arkadan eli kelepçeli küçük oğlu Hasan’a dönüp baktı. Hasan Bey’in yüzündeki acıyı gören Salih Bey bir ihbarcı olan amcasının oğlu Memdüh Bey’e, ‘Memdüh söyle onlara Hasan’ın ellerini gevşetsinler’ diye emretti. Salih Bey zabıta değil, Memdüh’a emir etmişti. Memdüh Bey de gidip zabıta Salih Bey’in söylediklerini söyledi. Hasan Bey’in kelepçeleri gevşetildi çok geçmeden Salih bey ve grubundan yakaladıklarını alıp gittiler. O gün bizim için büyük bir yas günü oldu. Artık eşime ne olduğunu da düşünmeden babanın elinden tutup Hani’ye gitmek için yola çıktım. Salih Bey ve grubundan yakalananları Hani’ye götüren müfreze benden önce varmıştı. Ben vardığımda Şêx Seîd ve birkaç arkadaşını daha yakalayıp getirmişlerdi. Elleri zincire vurulmuş, oluşturulan asker kortejinin içinden geçiriyorlardı. Büyük caminin oraya kadar götürdüler. Aynkebir suyunun başına kadar takip ettik, ondan sonra kimsenin yaklaşmasına izin vermediler. Bu Şêx Seîd ile Salih Bey’i son görüşümüz oldu... Bir daha ne onu ne de idam ettikten sonra cenazesini gördük…” Salih Bey 6 dil biliyordu Salih Bey, Şêx Seîd isyanının düşünsel önderlerinden biriydi. Yörenin bilginlerindendi. Ergani, Maden ve Eğil’de müftülük yapmıştı. Hani’ye kitap bastırmak için matbaa getirmişti. Kendisinin çok sayıda Zazaki, Kurmancî şiirleri var. İstiklal mahkemesini tanımadığını mahkeme heyetinin yüzüne haykırarak, Kürt halkı ve Kürdistan savunması yapmıştı. Salih Bey o dönemde altı dil biliyordu. Şêx Seîd isyanından sonra amcası ve bir amcasının oğlu ile birlikte aynı aileden üç kişi idam edildi. Salih Bey ile birlikte isyanda yer alan Hanili Şêx Adem de oğlu ile birlikte idam edildi. İsyancı dedelerimizin ayak izleri üzerinde onların mezarlarını armaya başladık Dedem ve ninemin anlattıklarıyla büyüyen benim gibi binlerce insan Kürt Özgürlük Hareketinin başlattığı son isyanla, isyancı oldu. İşgalci Türk devletinin idam ettiği, kurşuna dizdiği, işkence ile katlettiği dedelerimizin ölü bedenlerinden ve yapılacak mezarlarından korktuğu için cenazeleri verilmemişti. O yüzden idam edilen, kurşuna dizilen dedelerimizin hiçbirinin mezarı yok. Şêx Seîd ve onunla birlikte idam edilen 39 arkadaşının hiç birinin mezarı yok. İdam edilenler dışında kurşuna dizilen isyancı savaşçılarının da hiçbirinin mezarı yok. İdam edilen Seyîd Rıza, oğlu ve yeğen ile isyancı askerlerinin de mezarı yok. Onlardan sonra yetişen ve onların bize miras olarak bıraktığı isyan belleğimizle yeni bir isyana kalkışan bizler elbette atalarımızın, dedelerimizin vasiyetlerini yerine getirmeye çalışıyorduk. Çünkü dar ağacına giderken “torunlarımız birgün kalkan sizden bu hesabı sorar” demişlerdi. Onların vasiyetini yerine getirmeye çalışırken bir de onların mezarlarını arıyorduk. Çünkü mezarları isyan belleğimiz ve toplumsal değerlerimizdi. Mezarlarını bulmak için yıllarca dağlarda yürüdük. Atalarımızın, dedelerimizin isyan belleğimiz ve toplumsallığımız olan mezarlarını bulmak için vurduğumuz su, geçmediğimiz boğaz, gölgesinde oturmadığımız ağaç, altında yatmadığımız taş, ayağımızın değmediği patika kalmadı. Ama bulamadık çünkü Kürtlerin düşmanı o kadar korkaktı ki katlettiği, idam ettiği insanların mezarından bile korkuyordu ama biz de ant içmiştik. İsyan belleğimiz ve toplumsallığımız olan atalarımızın mezarını bulmadan, bulduğumuz mezarlarına “vasiyetinizi yerine getirmek için kavgaya tutuştuğumuzu” söylemeden durmayacağız. Bizden önce babalarımız onların mezarlarını aradı. Babalarımızdan sonra biz de yola çıktık mezarlarını bulmak için. Ve bizden sonrakiler de mezarlarını bulmak için yürüyecekler. Bir ize ulaşmanın sevinci Atalarımızın, dedelerimizin mezarını ararken bir hazineye ulaştım. Salih Bey’in tam 95 yıldır saklanan Külah’ını buldum. Çok emin, güvenlikli bir yerde saklanıyor. İdam edildikten sonra sürgün edilen çocuklarına matbaası, kitapları ile birlikte miras olarak kalan Külah’ı! Kitapları kaybolup gitmiş. Matbaası 1975 Lice-Hani depreminde yıkıntılar altında kalmış. Ama Külah’ı hala korunup saklanıyor. Külah’ının fotoğrafını görünce oyuncağını kaybetmiş bir çocuk, yıllarca define arayan bir definecinin ömrünün sonunda bir define bulurken yaşadığı sevinci yaşadım. Çünkü yıllardır mezarını aradığım dedelerimizden birinden kalan bir parçayı buldum. Külah’ın fotoğrafını görünce gözlerim doldu. Ama bir o kadar da gururlandım. Çünkü onlar baş ve boyun eğmediler, haklı Kürtlük davasını yürüttüler. Düşmanları onları dar ağacına götürürken başları dik yürüdüler. Biz torunlarına isyanı bir miras olarak bıraktılar. O yüzden idam da edilseler, bir asra yakın bir zamandır aradığımız mezarlarını bulamasak da onlar bizim isyancı dedelerimizdi. Ve biz de onlardan miras olarak devraldığımız yoldan yürüyerek onların isyancı torunları olduk. Onların amaçlarını gerçekleştirene kadar bizden sonrakiler de isyana devam edecek. Çünkü onlar haklı davalarının kavgasını verirken idam edildiler. Onları idam eden düşman, mezarlarını bile bizden sakladı ve saklamaya da devam ediyor. Bizim de ahdımız var onların amaçlarını gerçekleştirip mezarlarını buluncaya kadar yola devam edeceğiz. Yıllar, on yıllar, yarım asır ve bir asır sonra da olsa onlara ait bulduğumuz bir şeyle yaşadığımız sevinç, bizim yüzyıllık acılı sevincimiz olur. Evet ben şimdi fotoğrafını bulduğum ve emin bir yerde korunduğunu düşündüğüm Salih Bey’in külahıyla yüzyıllık acı sevincimi yaşıyorum. Bir gün mezarlarını bulunca ve amaçlarını gerçekleştirince acımız belki biraz hafifler ama mezarlarına gidip amacınızı gerçekleştirdik. Sözlerini de ağlayarak söyleyeceğimizi biliyorum...