
Ermenilerin bundan 101 yıl önce, 1915’te yaşadığı soykırımı, acıları ve bu topraklardan sürügüne gönderildiklerini biliyoruz. Peki ya sonra? Gidenler neredeler, sadece gittikleriyle mi kaldılar? Hayır, hikâye devam ediyor... Bir asırlık kıyım, Ortadoğu’nun Anadolu’ya en yakın noktalarında nesilden nesile anlatılıyor, unutulmasın diye. Sadece anlatılmıyor nesilden nesile yaşanıyor da. Unutulmuyor çünkü “İnsan acılarını, ölülerini gömdüğü gibi gömemiyor ki...*”
Fakat bu topraklarda yaşayan birçok kişi, toplumsal hafızanın yok edilmeye çalışılmasına rağmen; hem kişisel bellekleri, hem de bu toprakların hafızasını kazımaya devam ediyor. Çok derinlerde değil, her gün yanı başımızda duran tarih, bize kendini bir şekilde gösteriyor. Mekân, ona her baktığımızda sabırsızlıkla hafızasını anlatmayı bekliyor, sadece görmemizi istiyor...
Mekânın hafızası
Fotoğraf sanatçısı Erhan Arık da mekânın hafızasını gören kişilerden biri. Arık, yıllar önce rüyasına giren bir olay üzerine kendi kişisel tarihiyle toplumsal belleğin kesiştiği mekânın hikâyesinin peşine düşüyor. Ardahan’da doğup büyüyen Arık, köyde ahır olarak kullandıkları yerde gördüğü bir rüyada, kendisine hesap soran biri olduğundan bahsediyor. Ermeni olduğunu tahmin ettiği bu kişi ona şöyle diyor: “Neden bu oda bu kadar pis? Neden bir zamanlar ekmeğimizi pişirdiğimiz bu taş ocak, bugün ahırın bir parçası olarak kullanılıyor?” Rüyadan sonra Arık, eski bir ahırda başlayan bu yola revan oluyor. Yol, onu Ermenistan, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Kudüs, İsrail’deki Ermeni mahalleleri ve köylerine yani Gayanlara götürüyor...
Geçtiğimiz ay İstanbul Depo’da açılan Fotoğrafçı Erhan Arık’ın Gayan sergisi, 1915 Ermeni Tehcir’i ile göç ettirilen ve hayatta kalmayı başarabilenlerin öyküsünü anlatıyor. Tehcir’in güzergâhlarını takip ederek, geride kalanları yaşamlarını kadrajına alan Arık’ın sergiye koyduğu gayan ismi, Ermenice’de durak anlamında kullanılıyor. Fakat Tehcir sonrası, buradan giden Ermenilerin bir araya geldikleri yerlere de gayan adı veriliyor. Kilise, mahalle, yuva, apartman, bunların hepsine gayan deniliyor. Bu mekânlar, belleğin zamana karşı direndiği, hafızanın yitimine karşı ayakta tutulmaya çalışılan alanlar oluyor. Arık, koca bir coğrafyada, farklı noktalarda ama aynı manzaraları barındıran gayanlarda “geniş bir ailenin” portresini çekiyor.
Hafızanın kaydı
Arık, Gayan adını verdiği bu çalışmada, gittiği ülkelerdeki Ermenilerin gündelik yaşamını, ritüellerini, geçmişlerini, şimdiki zamanlarını ve mekânla olan ilişkilerini fotoğraflıyor. Şimdiki zamanla geçmişin bir arada yaşandığı, mekânın zamanla hemhal olduğu kayıp bir düzlem çiziyor fotoğraflarında Erhan Arık. 1915’le pararlel akan kayıp bir zamanı yakalıyor çektiği her karede... Her fotoğraf, ayrıntısında yüz yıllık bir tarih gizliyor. Hepsi başka bir hikâyenin kapısını aralıyor. Arık, İran’da çektiği bir fotoğraftaki battaniyenin öyküsünü, Lübnan’da gittiği başka bir evde öğreniyor. Ve sadece bir hatıra fotoğrafı çekmediğini aynı zamanda toplumsal hafızayı kaydettiğini anlıyor. İki ayrı yerde akan zaman, 101 yıl önceki kıyımın acılarını birbirine bağlıyor; tıpkı fotoğraftaki hasta kadının üzerinde duran battaniyedeki parça parça kumaşlar gibi...
YAŞADIÐINA DAİR BİR KANIT NİYETİNE..
Gayan sergisi için bir yazı yazan Pakrat Estukyan, fotoğraflardaki belleği, aradan geçen yüz yılı ve Arık’ın çektiği o kocaman aile portresini şöyle anlatıyor:
“Fotoğraflarda gördüğüm her suret, hafızamın kıvrımlarındaki başka suretleri çağrıştırıyor. Erhan’ın yolu belki onlarla kesişmedi ama yine de bana çok aşina o suretler; hani neredeyse her biri akrabam, hısmım... Onlardan biri “Benim Türkçem gırıkhtır, biz Maraş ağzı gonuşurukh” demiş olabilirdi pekâlâ. Yüzündeki derin çizgilerde, Maraş’tan, Zeytun dağlarından başlayıp ta Ürdün’e varan Garabedyan, ailesini, o ailenin bireylerinin dünyadaki dağılmışlığını anlattığında, Erhan’ın not defterinin boş sayfaları iyice azalmaya başlamıştır eminim. Ya da Kudüs’te, otuz yıldan beri manastırın çanını çalan Hovagim Ağa, laf arasında, dedesinin de Muş’taki manastırın zangoçluğunu yaptığını anlatmıştır. Boynundaki kamerayı gören doksanlık nine “Annemle birlikte resmimi çek” dediğinde nasıl afalladığını anlatmıştı Erhan. Yaşlı kadın, annesinin çerçevelenmiş fotoğrafını kucağına almış, öylece poz vermiş. Kim bilir, belki de annesinin yaşamış olduğunun, bugüne bir izinin kaldığının bilinmesini istemiştir. Kendi olmasa da sureti belgelensin diye, yaşadığına dair bir kanıt niyetine...”
* Erhan Arık’ın 2010’da, yine Ermeni Soykırımı’nın izlerini süren Horovel çalışması için gittiği ve orada bir Ermeni’den dinlediği hikâyeden bir kesit.
* Not: Bu yazı, KHK ile kapatılanTiroj Dergisi’nin yayınlanamayan sayısından...