
Her 12 Eylül yıldönümünde, bir ‘yüzleşme’ türküsü tutturulur. Yüzleşmemişiz, o yüzden tekrar edip duruyormuş darbeler; tarihimizdeki katliamları hâlâ güncel kılan da bu ‘yüzleşme noksanlığı’ imiş zaten.
Yüzleşmek, hiç kuşku yok ki, her alanda önemli bir erdem. Sözgelimi bir dostun kalbini kırdığında bile hatanla yüzleşmen, hatta ‘hatanı bilince çıkarman’ ve nihayetinde kapısına dayanıp özeleştiri vermen gerekir. Öyle ya ‘özür’, dileyeni yüceltir. (Bir aralar da ‘özür dileme’ erdemi politik hasbıhallerimizin baş köşesine oturmuştu, hatırlarsınız.)
Kimsin sen?
Çağrışımı kuvvetli sözcüklerden yararlanmak, onların iyiliğe çağıran edâsını sloganlara katmak da mutlaka ki faydalı bir iş. Fakat politika, hele de devrimci politika, en nihayetinde bir muhataplık sorunu değil midir? Hayat, sana en başta “Kimsin sen?” diye sorar ve cevabın ne kadar netse, o kadar ciddiye alır. Sonra sorular art arda dizilir: Neredesin? Ne yapıyorsun? Kime karşı ve kiminle birlikte kavga ediyorsun? Bunlar temel sorulardır ve temel yanıtlar, siyasal terminolojini belirlemek durumundadır; o terminoloji de gündelik politikayı...
Liberal eblehliğin temel sorunu da işte bu sorularla başlar. Halktan yana olduğu görüntüsü yaratmaya çabalayan liberal politikanın zurnası, “İyi de kimsin sen be kardeşim?” denildiği anda ‘zırt’ demek durumundadır. Bazen, “İnsanım” diye girer söze, belki bir şiirle tamamlar; bazen, ‘demokrasi isteyenler’, bazen ‘endişeliler’, bazen ‘aydınlar’ olarak çıkar meydana. Politik özne kimdir, düşmanı kimdir, savaş kime karşı verilmektedir? İyilik tınısı güçlü birkaç sözcükle hepsini hallettiğini zanneder. “Darbelere karşıyım” demek, tek başına yeterlidir işte. ‘Demokratik normların egemen olmasını’ istemek, bu amaçla ‘yüzleşme’yi hedeflemek, egemene bu yönlü (mümkünse keskin limon ve tarçınla lezzetlendirilmiş) çağrı metinleri düzmek, yeter 'tutum'dur. Eskaza ‘sınıf’ ya da ‘Kürt’ vurgusunu koyultursa, alimallah fonu kesilir!
Fonlanmış ‘Marksist’
Bu fonlanmış eblehlik, AKP’nin ‘12 Eylül’le yüzleşme’ salvolarıyla gittiği referandumda, ‘Yetmez ama evet’ kampanyasıyla görünür oldu en çok. Bir sürü köşeleri, kürsüleri, televizyon programlarında koltukları var. Kimi kendisine ‘Marksist’ bile diyor; hatta ‘Ben Ortodoks Marksist’im ulan!’ diye ünleyenini bile gördü bu gözler. O ‘ortodoks’, 15 Temmuz ardından sokağa çıkanlardan ‘solcu bir heyecanla’ bahsediyordu sonra.
Üç temel öğe
Oysa 12 Eylül’ü bir anlatıya dönüştürürken gözden kaçırmamak gereken politik ve iktisadi özellikler var ve bu ‘temel’ özellikler, sadece ‘anlayış’ açısından değil, hakiki bir miras hukukuyla AKP’de yaşıyor. (Dolayısıyla ‘muhatabı‘ AKP olarak koymak da yetersiz geliyor; aslında ‘Türk devleti’, en makul tanıma dönüşüyor; bu başka bir tartışma.) 12 Eylül'ün yaslandığı üç temel öğe, anlamaya yeterli olur.
* Her şeyden önce 12 Eylül, 10 ay öncesinde devreye giren ve bir dizi ekonomik dönüşüm içeren ‘24 Ocak Kararları’yla doğrudan ilişkili, ülkenin/devletin iktisadi reorganizasyonuyla müsemma bir ‘operasyon’dur. Bu iktisadi dönüşümün menbaı da kuşku yok ki ABD’dir. (AKP, iktidarı devralmasının hemen ardından devreye koyduğu özelleştirme programı ve genel olarak iktisadi yol haritasıyla, tam da ‘demokrasi kahramanı’ ilan ettiği Özal’ın o kararlarının takipçisidir.)
* 12 Eylül, toplumsal direnci tuzla buz etmeye ant içmiş bir antikomünist operasyondur. Antikomünizmin ‘resmi’ panzehiri ise -devreye giren, Kemalist askerler olsa da- siyasal İslam’dır. (O siyasal İslam, AKP iktidarı ve Cemaat yapılanması örneklerinde en belirgin öznelerini yaratmıştır. Dolayısıyla AKP ile Kemalist klik arasında ideolojik bir gerilim yoktur; ortaklıkları devletin neoliberal reorganizasyonundan bu yana bakidir.)
* 12 Eylül, Kürt dinamiğini tümden tasfiye etmeyi, ‘yılanın başını küçükken ezmeyi’ de hedeflemiş; henüz yeni kurulan PKK’ye yönelik işkenceler, bu nedenle en üst perdeden olmuştur. (Bu başarısızlığa mahkûm amaç, AKP’nin de iç ve dış siyaset gündeminin ilk sırasındadır.)
Muhatabımız hâlâ 12 Eylül
O halde en başta, 'muhatabımızı' yüzleşmeye davet etmek değil, ‘muhatabımızla yüzleşmek' durumundayız. Muhatabımız, hâlâ ‘12 Eylül’ün bizatihi kendisidir. Toplumsallık da hâlâ, ‘12 Eylül’ toplumsallığıdır. Öcalan bu tarihsel sürekliliğe ‘darbe mekaniği’ tanımlamasıyla işaret etti. O mekaniğin harcında ise -yukarıdaki maddelerden hareketle- üç temel öğe var: Neoliberalizm, siyasal İslam ve Kürt düşmanlığı.
Peki biz kimiz? Temel soru bu. Hayır, ‘bir grup sivil’, ‘darbe karşıtı’ veya ‘hükümeti yüzleşmeye davet eden naif demokratlar’ değiliz. Halkız, öyle olmak zorundayız. Başımıza bütün bu işler, ‘darbelerle yüzleşilmediği’ (Bu yaygın ifaddeki edilgenlik, gizli bir iradi seçimdir aslında) için gelmedi; kendi gerçeğimizle yüzleşmediğimiz için geldi. ‘12 Eylül’le yüzleşmek için Türk devletinin iktisadi, politik ve ulusal niteliklerine dair sözde ve eylemde netlikten başka şansımız yok. Ötesi, ‘Kürt’ demeden barış istemekten farklı değil.
O hâlde ‘üç ana eksen’, inşası gerekli kimliğe işaret eder: Emekten yana tutarlı bir sosyalistlik, gericiliğe karşı demokratlık ve Türk milliyetçiliğinin tarihsel tortusundan arınmış bir ‘pro-Kürt’ bilinç. Devletin ‘hedef tahtasına’ bakmak da bu lüzumlu ekseni işaret ediyor gerçi. Bu eksenin sizi radikal tercihler yapmaya sürükleyeceği, devletle burun buruna getireceği, fonsuz bırakacağı ve hatta belki de mapus damına sürükleyeceği muhakkak tabii; ama AKP darbesiyle işinden atılan akademisyen Abdurrahman Aydın’ın aktardığı Baudrillard vecizesinin söylediği gibi: “Dünya çılgın bir seyir aldığına göre, biz de dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinmeliyiz.”
OSMAN OÐUZ