
Satırlara dökülür mü yaşananlar..? Ya da anlaşılır mı acaba döksek satırlara..?
Yine de yazmak gerek... Yaşananları, yeniden yaşatmak için değil, unutturmamaktır maksadımız… Tarihi, gelecekte yaşatmak için... Geleceği aydınlatmak için tarihin gerçekleriyle...
Evet ‘tarih...’ Bugün yapılanlar yarınlara tarihtir. Geçmişi değiştirmeye yetmese de gücümüz, yarının tarihini doğru yazmak, geleceği aydınlık kılmak içindir bugünkü çabamız... Aşkını dağlara yazıp, halkının yüreğine gömülenlerin sevdasını yaşatmak içindir... Esmer tenli, körpe yürekli çocuklara umut olmak... Acılarla yaşlanan anaların yüreğine bir nebze de olsa su serpmek içindir bugünkü kavgamız...
Ve... Açlık grevi!
Sözün bittiği yer...
Sözün bittiği yerde yürekler, bedenler konar ortaya...
Vicdanlara seslenme, ölü ruhları uyandırma eylemi... İnsani değerlere sahip çıkmaya davet eylemi... Güzel bir yaşam uğruna kendinden ödün veren fedailerin eylemi... Sonucunda ‘fiziki’ ölüm riskinden dolayı radikal bir eylem! Şiddet içermeyen ve etrafa zarar vermeyip, sadece zulme karşı bedenini ve yüreğini siper ettiğinden, aynı zamanda pasifist bir eylem. Açlık grevi bu bağlamda çok anlamlı bir eylem. Dahası Kürtler açısından nice bedeller verilmiş bir eylem açlık grevleri. 30 yıldan bu yana bize değerli miras ve sorumluluklar yükleyen bir eylem. Yine böylesi bir eylem ile bize, ‘yaşamı uğruna ölecek kadar sevmeyi’ öğretti Kemal Pir ve yoldaşları. Kazananların her zaman direnenler olduğunu öğretti ardılları. Ve daha niceleri...
Böylesi bir mücadelenin mirasçılarına düşen ise zulme ve baskıya karşı onurlu duruşlarıyla direnmek, özgürlük bayrağını semalarda dalgalandırmaktır.
Bugün açlık grevinin 42. günündeyiz. Ve hala satırlara dökebilmekteyiz bir takım duygularımızı... Her biri 24 saatten oluşan 42 gün geçti. Kaç saat eder siz hesaplayın. ‘Demokrasi ve insan hakları’ savunuculuğu rolünü üstlendiğini iddia eden Avrupa’nın ise, gözleri hala kapalı, hala sağır kulakları, lal dilleri..!
Kapitalist düşüncenin en somut hali ile karşı karşıyayız Strasbourg’ta. Vicdanlarını evde bırakıp insanlara matematiksel yaklaşanlarla yüzyüzeyiz. Liberalizmin en yuvarlak cümleleri sarfediliyor görüşmelerimizde, gözlerimizin içine bakıla bakıla.
Avrupa bir insanlık sınavından geçiriliyor Kürtler tarafından. Avrupa ‘demokrasisi’ utanç, Kürtler ise onurlu bir duruş içerisinde.
Avrupa’nın merkezinde, demokrasiyi savunmak zorunda bırakılan bir halkın temsilcisi 15 yürekli insan...
İnsanlığın beşiği Mezopotamya’dan gelen yüreği sevgi dolu bir halk. Evet bu bir halkın, hatta insanlıktan yana olan herkesin eylemi. Biz ise sadece bunun temsilcisiyiz. Bu eylem, insanlığı özünden boşaltmaya çalışanlara devrimci bir müdahaledir.
Mezopotamya halklarının insani, demokratik değerlerini yüreğinde taşıyan bu sevgi dolu, umut yüklü insanlar, Avrupa’ya da insanlığı öğretecektir...
Kararlıyız... İnançlıyız... Umutluyuz...
Zafer kesindir...
Özgürlük yakındır...
HARUN YILMAZ / Strasbourg’ta süresiz-dönüşümsüz açklık grevi eylemcisi
AHMET ÇELİK*: O gün
Eylemimizin 35. günün de büyük bir miting ve oturma eylemini gerçekleştirecektik. Başkan Apo’nun doğum günü olan 4 Nisan’da yapacağımız olan bu miting, deyim yerindeyse sesimiz ve haykırışımız olacaktı. İşte o gün gelip çatmıştı.
Bugünü nasıl anlatayım, tam bilemiyor, kestiremiyorum. Ama duygusal atmosferi en derin haliyle yaşadığım bir gün olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. On bine yakın Kürdistanlı yurtsever ve dostumuz katılmıştı. Eylemde bulunan kitlenin yüzde seksenini tanıdığımı söylesem herhalde abartı olmaz.
Süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde olan onbeş arkadaş sahneye çıktığı an, duyguların zirvede olduğu, vicdanların sızladığı, heyecanın doruğa ulaştığı bir andı. Ve bir bakışta hemen çoğunu tanıdığımı fark ettim. İlk etapta "Bijî Serok Apo", ardından "Berxwedan Jiyane" sloganları, anaların cesaret veren zılgıtlarıyla başlamıştı oturma eylemi. O an adeta yer yerinde oynamıştı. Halkın, anaların, gençlerin karşısında bizler vardık ve sloganlar, haykırışlar bizim içindi. Halkın karşısında ne 15 tanınmış popülist sanatçı, ne de büyük vaatlerle kitlelerden oy talep eden düzen partilerinin temsilcileri vardı. O zaman bu büyük sevgi gösterisi neydi? Hayır, hiçbiri değildi, peki o zaman Avrupa Konseyi, CPT ve bir anlamda dünyayı yöneten belli başlı kurumların duvarlarını büyük dalgalar gibi döven özgürlük haykırışları neyin nesiydi ve kimler içindi?
Kelimenin tam anlamıyla doruğa ulaşan sevgi gösterisi... 21. yüzyılında halen kimliği ve statüsü olmayan bir halkın, halk olmaktan kaynaklı statüsünü, özgürlüğünü, kaderini tayin hakkını talep etme haykırışlarıydı. Reber Apo’nun özgürlüğünü ve kısacası tarihimizle, kültürümüzle, önderliğimizle onurluca yaşam isteği, çığlığı ve sevgi gösterisiydi. Uzaktan el sallamalar, fotoğraf çekmeler, mimikler, bakışları ile ‘bak bana, ben de burdayım’ diyen binlerce insan, binlerce özgürlük sevdalısı, binlerce fedakar ve büyük bedel ödemiş yiğit insan. ‘Beni de gör lütfen’ dercesine ışıldayan gözler. Güneş ışınlarının kıvılcımları ve şimşek gibi yürekleri yakan acı bakışlar...
Bilemiyorum hangi bakışı, kareyi veya sahneyi anlatayım? Fuat arkadaş da, tam konuşmaya başlayacağı anda ağlayanları görmüş, kısa bir giriş konuşması ve selamlamadan sonra ‘ağlamayın, ağlamak acıları dindirir, acıları dindirmek ise insanı rahatlatır ve mücadele azmini yavaşlatır’ demiş, devamında da şunları eklemişti: "Onun için ağlamayın diyorum, acımızı dindirme ve rahatlama lüksümüz yok. Çünkü Önderliğimiz daha esaret altında ve biz halk olarak hala özgür değiliz…"
İlgili arkadaşlar bizi sahneye götürürken ve geri getirirken görevlilerden etten duvar örmüşlerdi adeta. Ama nafile, bizlere dokunmak, göz göze gelebilmek ya da elimizi tutabilmek için gösterilen çaba gerçekten de görmeye değerdi. ‘Birkaç kişinin müsade edin elinizi öpeyim’ demesi, ulaşamayanların sesleriyle ulaşma çabası beni, bizleri derinden etkileyen anlardı. Bu sahne ve oluşan duyguları filmlerde, ayin ve törenlerde veya televizyonlarda papa gibi dini kişiliklere dokunmak için binbir çaba gösteren insanların davranışları görmüştüm.
Bildiğim kadarıyla ermişlik bireyciliği aşan, sade, temiz, kendini dünya nimetlerinden arındırmış, tüm yaşamıyla amaçlarına hizmet eden ve tanrı katında kutsanan inanmışlara denilir. Bence ermişliğin diğer bir anlamı, toplumsal amaçlar için kendini feda etmek ve halk sevgisine ulaşmaktır.Yanlış anlaşılmasın kendi adıma söyleyeyim, ben bu düzeyde değilim ve böylesi bir amaçla da yazmadım, sadece halkımızın gösterdiği yüksek ilgiye anlam vermeye ve büyük değer biçmeye çalışarak böyle bir belirlemede bulundum. Fakat ne olursa olsun, hangi biçimde değerlendirilse değerlendirilsin bu yüksek ilgiye layık olmak ve onun gereklerini yerine getirmek de boynumuzun borcudur.
*Strasbourg'ta süresiz-dönüşümsüz açklık grevi eylemcisi