Hiç kuşkusuz Türkiye’nin bir bütün halinde “IŞİD” benzeri bir akımı benimsemesi elbette söz konusu olamaz. Ama bu, böyle bir hareketin Türkiye’yi karma karışık etme ve giderek bir “mezhepler çatışmasına” sürükleme potansiyelini görmemizi engellememeli...
Evet, böyle bir potansiyel var.
Türk dış politikası bugün IŞİD benzeri selefi hareketlerin çizgisine büyük bir hızla çekiliyor. Suriye’de ve Irak’ta “İslamcı terörist” hareketlere yapılan yardımlar, sanıldığı gibi salt Kürt halkının özgürlüğüne karşı izlenen bir çizginin sonucu değil. Türk bölgesel emperyalizmi Irak’ı İran’ın aleyhine hem Kürdistan’ın Güney’inde, hem de şimdi IŞİD işgaline uğrayan Irak’ın “sünni Musul bölgesinde” hegemonya kurarak paylama yolunda yürüyor. Şu sıralar sarsılmış olsa bile, Güney Kürdistan’da elde ettiği muazzam ekonomik çıkarlara benzer bir yayılmayı Musul sünni bölgesinde tekrarlamak istiyor. Bu Türk emperyalist sermayesinin “sıçratır”. Orada petrol var.
Ve aynı bölgesel emperyalist siyaset Suriye’nin de parçalanması sonrasında, orada oluşacak olan “sünni Arap bölgesinde” nüfuz elde etmek için, gözü kara bir çalışma içinde. Böylece Suriye’de de İran nüfuzuna karşı kendi nüfuzunu yaymak istemekte.
Başta Kobanê olmak üzere, tüm Rojava Kürdistanına dönük yıkıcı eylemlerinin altında basit bir “Kürt düşmanlığı“ değil, büyük bir bölgesel emperyalist stratejinin yatıyor olması, karşı karşıya olduğumuz tehlikenin büyüklüğünü ve derinliğini gösteriyor.
Türkiye’de bir mezhep savaşına yol açacak tehlikelerin kaynağı işte bu bölgesel emperyalist maceracı çizgidir. AKP bu yüzden adım adım “liberallerle” kurduğu ittifakları bozdu, bu nedenle “muhafazakar liberal” komikliklerden vazgeçti ve giderek, örneğin Akit Gazetesinde temsil edilen aşırı İslamcı çizgiye doğru ilerlemeye başladı. Türkiye’de bu çizgi elbette IŞİD’çı değildir. Ama IŞİD’çı unsurları giderek büyüten bir döl yatağı işlevi görüyor. Erdoğan’ın IŞİD’a desteği stratejiktir.
Tehlike büyüktür.
Çünkü AKP Hükümeti Rojava Devrimini nasıl IŞİD’a yardım ederek bastırmaya çalışıyorsa, hiç kuşkumuz olmasın, Türkiye Kürdistanında da aynı oyunu önümüzdeki dönemde oynayacaktır. Kobanê savunmasının yenildiği gün, bilelim ki, saldırılar Güney Kürdistan’ı, hemen ardından da Kuzey’i hedef alacaktır. Daha şimdiden Peşmerge güçleri IŞİD çeteleri karşısında ağır kayıplar veriyor ve peşmerge örneğin Ezidi Kürtlerinin “kutsal şehri” Şengal’i bu çetelere terk ediyor.
Bütün bunları şu nedenle yazdım. Geçen gün bir panele katılmak üzere gittiğim Dersim’de, Alevi toplumunun bu “tehlikelerden” büyük ölçüde “habersiz” yaşadığını hissettim. Yurtsever kesim dışında kalan Alevi nüfus Türk “iç siyasetinin” oyunlarıyla oyalanıyor. Ve o, kendisinin de tıpkı Kobanê gibi “kuşatılmış” olduğunu, Elazığ’ın, Bingöl’ün, Erzincan’ın sünni cemaatlerinin içinde, geleceğin “Alevi kanı içecek” olan IŞİD benzeri unsurların mayalandığını, “vakti, zamanı” geldiğinde başına ne haller geleceğini düşünmeden, “Kılıçdaroğlu bizdendir, onun adayı da bizdendir” filan diyerek, Kürdistan’ın biricik güvencesi olan ulusal demokratik birlikten uzak duruyor.
Ne büyük bir aymazlıktır bu...Bir düşünün. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı “yere yıkacak” olan Zaloğlu Rüstem değildir. “Zavallı” bir Rüstem’dir. Erdoğan onu Fırat’ın Batısında defalarca ezip geçmiştir. Kılıçdaroğlu’nun Alevi halkı “mezhep savaşları“ tehlikesinden koruyacak hiç bir gücü ve siyasi misyonu yoktur. Bu o kadar açıktır ki, Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a karşı, bir başka “İslamcı” Ekmeleddin’den medet ummak zorunda kalmıştır.
Evet, Kılıçdaroğlu bırakalım Dersim’i kendisini bile koruyamaz. Ama Demirtaş’ın temsil ettiği güç, bugün nasıl Kobanê’yi IŞİD çetelerine karşı koruyorsa, ve nasıl Erdoğan’ı defalardır Kürdistan’da nasıl yere sermişse, Dersim’i de öyle savunur.
Kendi geleceğine oy ver, ey Alevi kardeşim...
Zavallı Rüstem’e mi? Yoksa Demirtaş’a mı?
Geçenlerde Ruşen Çakır IŞİD benzeri bir “İslamcı hareketin” Türkiye’de “artık” varolamayacağın a dair öne sürülen iddiaları çürüten bir yazı yazdı.