İyi yapmışım.
Gerilla mücadelesinin önemli bir durağında, politik ve silahlı mücadelenin çetin bir dönemecinde, İsmet, yazdıklarıma haklı itirazda bulundu ve dedesi "MEHEMED SİLMON ZÛHA"nun yaşam hikayesinin bir bölümünü aktardı. Notunun sadece bazı bölümlerinin dil yazımını düzelterek aktarıyorum. İçeriğini aynı bırakıyorum.
Belki de benimkisi bilinçliydi. Doğruya ulaşmak için bir hata yaptım ve sonuçta, böylesi değerli bir tarih dersini aktarmakla "görevlendirildiğim" için, seviniyorum.
Mehemed’in anısı önünde saygıyla eğiliyor ve İsmet’in yazdıklarının tümüne yakınını aktarıyorum:
"Yalnız bir konuyu düzeltmem gerek; dedem (Mehemed Silmon Zûha) Şeyh Said İsyanında idam edilmemiş, fakat idamdan kurtulup Kayseri’ye sürgüne gönderilmiş. Aslında idam edilecekmiş, fakat kemerine taktığı bir palaska yüzünden işkence ediyorlar, çünkü bu palaska bir General’e aitmiş. İşkence edenler sanmışlar ki, rahmetli dedem General’i öldürüp, üstünden palaskasını alıp kendi takmış. Fakat o, bu palaskayı Kars Sarıkamış’ta savaşırken gösterdiği kahramanlıklardan dolayı bir General’in kendisine hediye ettiğini söylemiş. Tesadüfen o zaman Kars Sarıkamış’ta savaşan bir General’de orada bulunuyormuş ve dedemle aynı cephede savaşanlardanmış. Dedem bu General’in tanıklık etmesiyle, idamdam kurtulup…
Dedemin Kars Sarıkamış’ta ayak parmakları soğuktan kangren olmuş ve kesilmişler. Dedemin anlattığına göre, yerinde durmayıp hareket edenlerin çoğu kurtulmuş ama yerinde duranlardan sağ kurtulan olmamış. Yine dedemin anlattığına göre, kendisi silahını omuzuna atıp tek başına Rus ordusunun içinden geçip, kurtulmuş.
Tabi dedem, sürgünde de direnişine devam etmiştir. Yani cezaevindeyken, mesela cemaatla birlikte namaz kılmazmış. Kamp sorumlusu Şeyh Mustafa sormuş, 'Mehemed neden cemaatle birlikte namaz kılmıyorsun' diye. 'Heyran cemaatte Türkler de var, Türklerin olduğu cemmatte ben namaz kılmam' demiş. Yine umumi tuvaleti kullanmazmış: "Heyrûn, ez gî xo ser gî tirkûn nêken" demiş. (Buradaki Türkçe tercümeden feraget ediyorum). Hep küllah takarmış inat olsun diye. Yani küllah onun için orda isyanın aracı olmuş. Onlar küllahını alıp yırttıkça o yenisini bulup takıyormuş. Bakıyorlar, çare bulamıyorlar. Cezaevi müdürü soruyor: 'Mehemed biz sana küllah taktırmayız diye inat ediyorsun?' O da: 'ben nefes aldıkça, size inat duracağım'… 'Rom pird bo zî ser ra meshîyerîn' (köprüde Türk varsa üstünden geçmeyin) demiş.
Babama gelince, aynen yazdığınız gibi çok mütevazi ve sessizdi, ama haksızlık ya da yurtseverlik sözkonusu olduğunda, dili döndükçe konuşurdu. Mesela çevremiz hep Dik köyünün tipolojisindendi, ama babam bize Alevileri sevmemizi ögretti. O zamanlar çöyle bir propaganda vardı, yedi Aleviyi öldüren cennete gider diye. Ama babam bize derdiki: 'Allah bizi nasıl yaratmış ise, aynı şekilde onları da yaratmış. Ne biz onlardan üstünüz ne de onlar bizden. Allah can vermiş ise almasını da bilir. Kim bir Aleviyi öldürüse değil cennete kesinlikle Vayvel deresini boylar. Bu yüzden bizim hep en samimi arkadaşlarımız Aleviydiler, hatta çoğu insan beni Alevi bilirdi.
Bize Şeyh Said isyanını da hep anlatırdı, ve şunu eklerdi: "eğer insanlarımız cahil olmasaydı, o gün başarırlardı… Şeyh Said isyanından çok şeyler anlatırdı. Ama o zaman bunları kayıt etmek diye bir şey aklımıza gelmezdi. Çok yazık!
Yine doksanlı yıllarda mücadeleye katılınca hiç bir zaman bize: "ne işiniz var", veya "neden evinizde oturmuyorsunuz" vb hiçbir kelime kullanmadı. Bu son yıllarda sessizliğini bozup, bize çok şey anlatmak istiyordu, ama 2002 yılında Bursa Cezaevi'nde devletin sözde "hayata dönüş" operasyonu (sonrası) bizim Süleyman‘ı merak eder ve Bursa‘ya gider. Kapıda biri derki: "neye gelmişsin, hepsini öldürmüşler." Bunun üzerine şok geçirip felç olur. Bu yüzden rahat konuşamazdı, ve hep derdi ki: "Ax zûn mi fek de bibên! (Ah, eğer ağzımda dilim olsaydı). Anlatacağı o kadar çok şey vardı ki, ama anlatıp, rahatlayamıyordu. Yine devlete de hiç boyun eğmedi. Şöyle anlatıyordu: 'bir gün beni sabah namazından önce Bingöl‘den alıp uzak bir mezarlığa götürdüler ve dediler ki, git oğlunu getir‘, eğer biz gidersek, oğlunu öldürürüz." O da demiş ki: "eğer yüreğiniz varsa gidin, eğer o benim oğlum ise ve sizden en az 5 kişi öldürmez ise benim oğlum sayılmaz. Tabi ki anlattığına göre, aslında öldürmeye götürmüşler, fakat köylüler gördüğünden, öldürmemişler…"
Kırılmayan bu irdeye saygı adına, yorumsuz kalıyorum. Birkez daha saygıyla.
Zazalar uyanırsa -II-
Bundan önceki "Zazalar Uyanırsa’da, Zaza Yazar İsmet Bor’un dedesiyle ilgili hafızamda kalanların doğru olup olmadığını sınamadım. Doğruluğunu ne İsmet’e ne de birinci derecede akrabalarına sordum.