
Zenne filmi, 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Festivali’nde; ‘En İyi Film, En İyi İlk Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Görüntü Yönetmeni’ ödüllerini aldı. Filme dair ödüller kadar önplana çıkan ise içeriği oldu. Zenne filmi, eşcinsel olduğu için öldürülen ve katilinin de babası olduğu iddia edilen Ahmet Yıldız’ın hikayesi işlendi.
Bundan üç yıl önce gazetemizde, „Askeri kışlalar: Irkçılık ve cinsiyetçilik“ başlıklı bir dosya hazırladığımızda, eşcinsel vicdani retçi Mehmet Tarhan’la da görüşmüştük. Yaşadıklarını şöyle özetliyordu, Tarhan: „Eşcinsel ve biseksüel bireyler çürük raporu almak için askeri hastanelerde eşcinselliklerini kanıtlamak durumunda kalıyor. Sözlü ya da sözsüz aşağılamalar bir yana, çoğunlukla pornografik fotoğraflar ya da video kayıtları dahi istenebiliyor. Özel hayatın gizliliğinin ihlali bu kadarla da kalmıyor, bir süredir çeşitli hastanelerde başvuranın aile üyeleri çağrılarak kendi tasarrufunda olan açılma sürecine müdahale ediliyor. Çürük raporu almak benim için mümkün değildi, çünkü yıllardır LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) hareketinin bir bileşeni olarak, eşcinselliğin bir hastalık olmadığı gerçeği konusunda toplumu iknaya çalışıyordum ve orduya gidip ‘ben hastayım, eşcinselim’ diyemezdim. Bu ikiyüzlülük olurdu. Bana rapor vermek istedilerse de inatla eşcinselliğin hastalık olmadığını tekrarladım.“
İşte Zenne, bir yanıyla da bu sözlerin görsel halini kapsıyor... Zenne’yi, yönetmeni M. Caner Alper ile konuştuk. İzleyicilerden aldıkları olumlu ve olumsuz tepkileri anlatan Alper, filmin Almanya’da da gösterime gireceğini söyledi.
Zenne’nin içeriğine dair pek çok söz söylendi. Aynı zamanda tartışmalarla vizyona girdi. Yaşadığınız bu sürece ve nedenlerine değinir misiniz?
Filmimiz gerçek olaylara ve kişilere dayandığı için ilgi çekti. Festival ödülleri, Malatya Film Festivali’nin son anda ille de ‘Eser İşletme Belgesi isteriz’ diye tutturması ve Zenne’nin özel davetle çağrıldığı festivalden saf dışı edilmesi; The Economist, CNN, The Guardian, BBC, New York Times gibi önemli dış basında yer alan haberler, filmi seyredenlerin övgüleriyle seyretmeyenlerin merakı, sosyal medyadaki destekler, iki büyük sinema grubunun beğenisi yüksek olmasına rağmen ticari çekinceleri… Bunların hepsi yaşandı ve hepsini birkaç sebebe bağlamak zor. Zenne görselleri nedeniyle önce yazılı basının ilgisini çekti. Üzerine konuşulacak, düşünülecek, yazılacak çok malzemesi vardı. Oyunculukları, kostümleri, Türkiyeli ve yabancı bir ekibin uzun süreli ortak ve zorlu çalışmaları, dikkat çektiği konunun duygusallığı ve cesaret yoğunluğu… Ama ne yaparsanız yapın, filminiz ne kadar ödül alırsa alsın, ne kadar gündemde olursa olsun, iki kişi kaderinizi belirleyebiliyor ne yazık ki… Birincisi sinema gruplarının satın almacı diğeri ise korsan DVD satıcısı. Zenne cinsiyetçi ayrımla bile mücadele edebildi de ticari önyargı ile ahlaksız korsanla pek başedemedi!
Türkiye’nin ‘alışık’ olmadığı, gizlemeye çalıştığı bir konuyu işlerken endişe veya beklentileriniz nelerdi?
Alışık olunmadığından kastınız eğer homoseksüelite ise endişelerimiz yoktu. Sizin de belirttiğiniz üzere ‘gizlemeye’ çalışılan ve bir türlü üstesinden gelemediğimiz toplumsal ‘namus’ illetinden kurtaramadık LGBT bireyi olmayı. Biz bir film yapmak için yola çıktık ama bu filmin böylesine konuşulacağını, tartışılacağını düşünmedik. İyi de yapmışız gerçi, herkesin ne kadar çok söyleyeceği şey varmış meğer. Zenne kimileri için ailesiyle yüzleşme, barışma veya kucaklaşma vesilesi oldu. Seyreden yüzbine yakın insan da ve daha da önemlisi basında çok büyük bir önyargı kırılması oldu. Bu beklentimizin ötesinde bir şeydi.
İzleyicilerden aldığınız tepkiler nasıldı? Mesela bir eşcinselin askerlik yapmamak için maruz kaldığı aşamaları filminiz sayesinde öğrenen çok sayıda kişi oldu mutlaka…
‘Eşcinsellerin de bizim gibi insanlar olduğunu bilmiyordum ve onlarla bir gün korkmadan ve iğrenmeden konuşabileceğimi düşünmüyordum’ dedi IF İstanbul’da Zenne’yi seyretmiş seyircilerden biri bana… Kimisi, ‘daha çok sevişme olsaydı‘ dedi. Kimisi ‘Ahmet’ler ölmesin, neden hikayede öldü, yaşasaydı’ dedi; gerçek bir hikaye ve karakter olduğuna inanmak istemiyordu herhalde. Feministler kötülüğün kaynağını anne gibi verdiğimiz hükmüne varıp yerden yere vurdular. Filmin son kısmı masalsı gerçekçilik ile bitiyordu ve seccade ne kadar yıkanırsa yıkansın annenin beyaz başörtüsüne kan damlatıyordu; birkaç muhafazakar köşe yazarı bizi ‘kafir’ ve sapık ilan etti. Diyarbakır’da ayakta alkışlandık, Bursa’da bir seyirci, 30 yıldır güvercin beslediğini fakat ne kadar çabalarsa çabalasın kimi güvercinlerinin eşcinsel olup birbirinden kopmadığını ve bunun insanlar için neden anlaşılmadığını anlayamadığını söyledi. O bunları anlatırken türbanlı eşi gülümseyerek başıyla onay veriyordu. Askere alımda eşcinsellere uygulanan ve insan haklarına aykırı uygulamalar kimilerince şoka sokucuydu, ama o acıları bizzat yaşamış gey bireylere yetmedi, ‘keşke daha sert ve acımasız sahneler gösterseydiniz’ dediler.
Filminizde, cinsiyetçilik ve milliyetçiliğin birbirini besleyen iki durum olduğunu da seyrettik. Bu iki eğilimin birbiriyle ilişkisi neden bu kadar iyi sizce? Hatta bu ikili ilişkiye doğrudan ‘devlet’i de katabiliriz galiba... İlle de genişletmek gerekirse, ‘din’i de bu ağa dahil edebilir miyiz?
Sizce neden biz ‘Her Türk asker doğar’ ile tanımladık kendimizi yıllarca ve savaşta olduğumuzu itiraf etmeden, askere gururla gönderdiğimiz gençlerimizin binlercesinin tabutu başında, ‘Diğer oğlum da feda olsun’ diye demeç verdik? Neden en büyük korkularımız oğlumuzun ‘ibne’ veya kızımızın ‘orospu’ olması oldu? Neden devlet namus denilen o lanetten halkını çekip çıkaramıyor ve kızını, oğlunu öldüreni yakalayıp zindana atmıyor? Neden askerde fuhuş yapan çiftin aktif olanına birkaç gün hapis cezası verilirken, pasif olanına askerden uzaklaştırma veriyoruz?
Bütün bunların yanıtını size ben veremem. Filmde bize bizi, basit cümlelerle bir Alman fotoğrafçı anlatıyor. ‘Birlikte yaşamayı öğrendiler’ veya ‘Birbirlerine güvenmeyi öğrendiler’ diyerek… Halimize dışardan bakan birisinden belki daha fazla utanırız, mesaj daha net ulaşır, diye düşünmüştük...
Zenne, bir Ahmet Yıldız hikayesi üzerinden kurgulandı. Yeni projelerinizde gerçeklerden esinlenmeyi sürdürecek misiniz?
Gerçek kişi ve olaylardan yola çıkarak yeni bir filmin çalışmalarına başlıyoruz. Kimlik problemleri ve azınlık hakları bizi en çok heyecanlandıran konular elbette. İki yeni ve bizi çok heyecanlandıran zor konu üzerinde çalışma yapıyoruz. Sanırım 2013 Mayıs ayında çekimlerine başlarız.
Zenne’nin yurt dışı gösterimi olacak mı?
Bekleyenler için bir müjde olacak bu, evet. Şu sıralar Alman birkaç dağıtımcıyla görüşmeler halindeyiz. Zenne, Nürnberg, Münih ve Berlin’de Mart ve Nisan aylarında gösterilecek.
ALİ BARIŞ KURT/İSTANBUL