Güneşin ışıldamasıyla da gülümsemeye başlamıştı sokaklar. Işıl ışıldı her yer. Sokakların üzerinde kuşlar dört bir tarafa uçarak, yaşamı uyandırmaya başlamışlardı bile. Çocuklar gözükmüştü önce. Topluca, mavi ve ışıl ışıl sokakları geçerek okullarına yollanmışlardı. Bedia, çocukların sesi ile pencereye koştu, imreniyordu onlara. Dışarıyı izlemeye başladı. Yağmura rağmen sokağın bütün güzelliği ve canlılığı camdan yansıyordu. Kendi kendine “ne anlamı var ki bu güzelliklerin” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı yine. Sulanan kara gözleri çok uzaklara bakıyordu. Elini, şişen karnının üzerine koyarak uzunca okşadı. Günlerdir onu huzursuz eden ağrıları biraz olsun durulmuştu.
Yağmur yeniden yağmaya başlamıştı. Yağan yağmur, annesinin sevgi dolu sesini de beraberinde getirmişti.
“Bedia kızım içeri gir! Islanacaksın!”
Dalıp gitmişti, öylece izliyordu pencereden dışarıyı... Gözyaşlarını eliyle sildi. Çocukluğuna gidivermişti yine. Bu güzel gün ve güneş onu uzaklara götürmüştü. Boğazı kurumuştu. Biraz su içmek istedi. Ama kalkıp alamadı. Düşüncelere dalmıştı. Yeniden, ansızın eli karnına gidivermişti. Birden hatırlamış gibi irr irr açılmıştı gözleri. Sonra yeniden buğulanmıştı ağlamaya hazırlanırcasına.
“Allahım” dedi önce. Sonra yeniden okşamaya başladı karnını. “Ah bebek, neden şimdi? Ne yapacağım ben seni? Halbuki ne çok isterdim bir çocuğumun olmasını. Güzel ve şirin bir bebek. Ben ve sevdiğimin. Ah. Allahım! Seveceğim, okşayacağım, bana anne diyecek bir çocuk...” Hıçkırarak ağlamaya başladı. Elleri karnında. Bir yandan okşuyor, bir yandan da konuşuyordu onunla. “Nerede düşlerim, bebek? Nerede hayallerim, yarınlarım? Neredesin sen? Beni duyuyor musun? Seni doğuramam. Sana can olamam. Yaralarını nasıl sarabilirim zamanın? Çözüm olabilir mi sence? Yaşayamadığım bir hayatta nasıl yaşatabilirim seni? Anla, anla...”
Bütün bu yoğun duygulardan yavaş yavaş kurtulmaya, sakinleşmeye çalıştı. Sessizce, öylece duruyordu. Elleriyle gözyaşlarını silmeye ve yüzüne yapışan saçlarını geri itmeye başladı. Sonra da saçlarını okşadı. Annesinin şefkatle okşadığı gibi. Uzaklara dalmıştı yine. Sessiz ve derin bir nefes alıp sırtüstü uzandı. Dalıp gitmişti. Donuk. İçini üşüten bir dalış...
Bir yaz gününe gitmişti uzandığı yerden. Henüz dokuz yaşındaydı. Babasının ona aldığı kırmızı elbiseli halini hatırladı. Vücut hatları yeni yeni belirginleşmişti. Elbisesi dizlerinin üstünde duruyordu. Kocaman oluyordu eteği, kollarını açıp döndüğünde. Sonradan o elbiseden nefret etmişti. Birgün okul dönüşü elbisesini giymiş, iki sokak ötedeki arkadaşına gidiyordu. Tenhalaşmış sokakta birden karşısına hiç tanımadığı bir adam çıkıvermişti. Bedia ne yapacağını şaşırmış, yönünü değiştirse de adam üstüne çullanmış, yeni çıkan göğüslerini okşayıp sıkmaya başlamıştı. Korkulu gözlerle etrafına bakmış, çığlık atmıştı. Sokağın başından ayak seslerinin gelmesi ile ortadan kayboluvermişti tanımadığı adam. Neye uğradığına şaşıran Bedia ağlayıp bağırmıştı. Şok olmuştu olanlar karşısında. Koşarak eve geri dönmüştü. Ama ne yaşadığını o anda anlayamamıştı bile. Yalnızca bir korku duymuştu. Bu olayı hiç unutmamış ve bir daha kırmızı elbisesini giymemişti.
Saatlerdir daldığı düşlerden sıyrılıp camdan dışarıyı izlemeye başladı yine. Yorgun ve bitkindi. Midesinin guruldadığını duydu. “Acıktın mı?” diye sordu kendi kendine. Acıkmıştı acıkmasına ama bir şey yiyesi gelmiyordu. Sıyrılamıyordu daldığı düşlerden.
Güzel bir kızdı. Sıcak, coşkulu, kabına sığmaz taşardı durmadan. Yokluk, yoksulluk yüzünden küçük yaşlarda göç etmişlerdi şehre. Çok geçmeden büyük şehrin koşullarına ayak uyduramamış, dayanamamışlardı. Tekrar geri dönmüşlerdi memleketlerine. Hayatlarına kalan yerden devam etmişlerdi. İlk başlarda alışamamış, zorlanmıştı Bedia. İki yaşında ayrıldığı köyüne dokuz yaşında dönmüştü. Geride bıraktığı hayatı unutup yeniden başlamak zorundaydı. Bir süre sonra yarım bıraktığı okuluna devam etmeye başlamıştı. Yeni yeni alıştığı okulunu da bırakmak zorunda kalmıştı sonradan. Evlerinden epey uzakta olan bir tarlada anne ve babası çalışmak zorunda kalmıştı. Bedia da kardeşlerine bakmakla yükümlü olmuştu. Önceleri “kızım okuyup...” diyen annesi bir süre sonra “elimden bir şey gelmiyor. Kardeşlerine bakacak kimse yok. Babanla sabahtan akşama kadar tarlada sizin için çalışıyoruz” demeye başlamıştı. Daha şimdiden bölünmüştü düşleri. Günlerce, aylarca, yıllarca aynı şeyleri yapmış bunalmıştı. Hergün bir öncekinin tekrarıydı sanki. Zaman birbirinin tekrarı olsa da vakit akıp gidiyordu işte.
Bedia iyice serpilmiş, çekici ve güzel bir genç kız olmuştu. Beyaz teni, kara gözleri ve uzun saçlarıyla, köydeki erkeklerin dikkatini çekmeye başlamıştı. Erkeklerin bu denli ilgili oluşu bir yanda Bedia’yı sevindirirken, bir yandan da kızdırıyordu. Korkuyordu. Özellikle de erkeklerin bakışlarından. En çok da komşularının oğlu Tahir’den. Nereye gitse karşısına çıkıyor, ayrılmıyordu peşinden. Ne zaman kapının önüne çıksa karşısında oluyor, laf atıyor, dikkatini çekmeye çalışıyordu Tahir. Bu davranışlara çok kızıyor, sinirleniyordu Bedia.
Her zamanki gibi gün yeniden başlamış, herkes evden çıkıp günlük işlerine dalmıştı. Bahçe kapısının açıldığını duymayan Bedia, bir anda Tahir’i karşısında görünce ne yapacağını şaşırmıştı. “Ne istiyorsun? Git buradan, evde kimse yok!” demiş, Tahir duymamış gibi Bedia’nın üstüne doğru yürümeye devam etmişti. “Utanmıyor musun? Ben yalnızken buraya gelmeye nasıl cesaret edersin, ayıp değil mi? Git buradan! Ne istiyorsun?” Bedia’nın sözünü tamamlamasına izin vermeyen Tahir, elleriyle ağzını kapatmış, onu susturmuştu. “Seni istiyorum, anlamıyor musun? Ne diye cilve yapıyorsun? Sen de beni istiyorsun, bilmiyor muyum sanki” diyerek ona sarılmaya çalışmış, kendisine doğru çekiyordu. Bedia kendisini kurtaramamıştı Tahir’in elinden. Elini ısırmasıyla onu tokatlamaya başlamış ve kendisini yere atmıştı Tahir. Ona sahip olmak için elbiselerini çıkarmaya çalışmıştı. Avını kimse ile paylaşmak istemeyen bir avcı gibi saldırmıştı Bedia’ya.
Genç kız kendine geldiğinde evde yalnızdı. Neye uğradığını, ne olup bittiğini anlayamamıştı. Çıplak vücuduna, kanlı elbiselerine öylece bakmıştı. Korku, tiksinti, utanç, nefret, öfke... Bütün duygular bir anda hücum etmişti beynine. Ağlamıştı durmadan, sessizce. Sanki derin bir uykudaymış gibi irkilmişti dışarıdaki sesleri duyunca. “Aman Allahım, ne kadar da uzaklara gitmişim” dedi kendi kendine. Düşlerinin, çocukluğunun kaybolduğu, yitip gittiği o kabuslu günü durmadan düşünüyor, düşündükçe içini tarif edemediği bir duygu sarıyordu. O anı hatırladıkça öfkesi artıyor, tiksiniyordu her şeyden. Kendine dokundukça o gün ve ondan sonraki günleri hatırlıyordu. Durmadan tekrarlanan aynı acıyı... Aylar sonra fark etmişti hamile olduğunu. Tahir’e durumu anlattığında kabul etmemiş, ortadan kaybolmuştu. Ve bir daha da onu görmemişti. Bedia ne yapacağını şaşırmıştı. “Anneme anlatsam mı?” diye düşündü. Fakat kime anlatabilirdi ki günlerdir, aylardır yaşadıklarını? Kim inanacaktı? Yüzlerce soru takılıyordu aklına. Cevapsızlık. İçinden çıkamıyordu. Dayanacak güç, kaldıracak takati yoktu, kaldıramıyordu bu yükü. Kendi iç dünyasına gömülüyor ve her şeyi unutabiliyordu. Kendini yalnız ruhundaki akıntılara, ruhundan yükselen seslere bırakıyordu. Alıp götürüyordu onu uzaklara. Karanlık ezgilerle dolu derin kuyulardan, renkli uçurumlardan içeri bırakıyordu. Hasta olduğunu söyleyip yataktan çıkmıyordu günlerdir. Kimseye bakmıyor, konuşmuyordu.
Doğrulmuş, yatağında oturuyordu. Bakışları donuk ve hüzünlüydü. Önce uyuşan kollarını hareket ettiriyor, bedenini saran ağrıdan bir an olsun kurtulmak için vücudunu ovuyor, sonradan başını önüne eğip karnını okşamaya başlıyordu yine. Dağılan saçlarından yüzü görünmüyordu. Öylece izliyordu çevresini. Başını sağa sola sallıyor, kendisi ile konuşuyordu. Sessiz monoloğu, sesli diyaloğa dönüşmüştü. “Yaşam soluğu bir armağan” ama aldığımız nefesin gün geçtikçe kesildiği, alamaz duruma geldiğimi görüyorum. Biliyorum. Taşımayacak beni. Yükümü kaldıramayacak. Bana rağmen olanlar ben ve benim değil. Seni de yaşatmayacaklar, biliyorum. Masumluk ne kadar saldırıya uğrarsa uğrasın, o masumluk içimizde kalacak ve bizimle gelecek bebek. Sen de, ben de yaşamak istedik, zamanı gelmeden dalından koparılmış gibi zorla ayrılmalı her şeyden. Herkesten...”
Başını ellerinin arasına almış, durduramadığı gözyaşlarını avuçlarıyla siliyordu. Çaresizlik içinde ağlıyordu. “Of Allahım! Neden? Neden?” diye bağırıyor, yaşadığı durumun içinden çıkamıyordu. Tüm çözüm kapıları kapanmıştı yüzüne bir kere. Dış kapının sesi ile biraz olsun kendini toparlasa da gözyaşları dinmiyordu. Yorganı yüzüne örtüp öylece bekledi. Kimsenin gelmediğinden emin olmak istedi önce. Bekledi. Derin bir nefes alıp yanaklarında biriken gözyaşlarını sildi ıslak avuçlarıyla. Bir süre sonra annesinin odasına gidip babasının duvarda asılı pompalı tüfeğini aldı eline. Tekrar odasına gidip yatağına oturdu. Ne yapacağını bilemiyordu. Bazen gülüyor, bazen de hıçkırıklara boğuluyordu sessizce.
“Bak, gidiyoruz bebeğim, hazır mısın? Hadi hazırlan öyleyse. Bak, nasıl cesaretlendim. Gördün mü? Oluyor yavrum...” Silahın ağzını çenesinin altına dayamıştı oturduğu yerde. Parmağını tetiğin üzerine koymuş, gözlerini tavana dikmişti. “Seni benden başka kimse bilmeyecek” deyip tetiğe basmıştı Bedia.
Ertesi gün gazetelerin küçük bir köşesinde “bir kadın intihar etti” diye geçmişti. 


Sincan Kadın Cezaevi