Metiner’e “Demirtaş’ın dokunulmazlığı kaldırılmalıdır” diye yazdırdılar. Resul Tosun’a da “hukuk sistemimizin HDP’ye izin vermesine şaşır bakalım” emrini verdiler. Demek ki sırada HDP var. O halde bu planın taşıdığı tehlikeyi anlatalım.
Aslında HDP’nin Meclis’ten dışlanması Kürdistan Özgürlük Hareketine yönelik saldırılarla kıyaslandığında, devede kulak mesafesindedir. Diğer saldırıların, sıkıyönetimler sırasında 46’yı bulan çocuk cinayetlerinin, yerel yönetimleri felce uğratan tutuklamaların yanında HDP TBMM grubunun Meclis’ten dışlanması, Kürdistan açısından sanıldığı kadar büyük bir kayba yol açmaz. Ama Türkiye için çok ağır sonuçlar doğurur.
HDP’nin TBMM’ye katılması, onun isminde zikredilen “Türkiye Büyük Millet Meclisi” niteliği kazanması için en elemanter, en temel, en önemli atılmış adımdır. HDP grubunun olmadığı bu Meclis, bilelim ki “Türklerin” Meclisi olduğunu ilan etmiş olur. Böyle olunca da Kürdistan halkı TBMM’de temsil edilmediği için, kendisini temsil edecek yeni bir Meclis arar. Geçtiğimiz gün Murat Karayılan, “demokratik özerklik” de olmayacaksa, biz “ayrılmayı düşünmeye başlarız” demişti. Siz bir de HDP’nin TBMM’den dışlandığı durumu bu açıklamaya eklerseniz, Türkiye’yi nelerin beklediğini kolayca anlayabilirsiniz.
Başbakan’ın “HDP’ye ders vermekten” söz etmek yerine, tüm bölgeye bakarak gelişmelerden “ders” alması daha akıllıca olur.
Barzani’nin “bağımsızlık ilan etmek amacıyla referandum” zemini yokladığına dair haberlere bakılırsa, Türkiye’nin “toprak bütünlüğü ve sınırlarının dokunulmazlığı” açısından, iktidarın tepesinde dolanan kara bulutları Başbakan farketmiyor olamaz.
Aslında fiilen “devlet” olan Güney Kürdistan Federe bölgesinin varlığı bile, PKK’nin ve HDP’nin “demokratik özerklik programını” kibarca söylersek “çok makul”, açıkça söylersek “çok geri” bir hedef haline getirmiş bulunuyor. Buna bir de “resmen bağımsızlığı” eklediğinizde durum daha iyi anlaşılır.
Bu durumda ya Türkiye “bu kötü örneği” ilk fırsatta yok eder, ki zatan biz Irak savaşında Güney’e federal yapıyı hediye ederek yanlış yaptık diyen bir Cumhurbaşkanı var, Güney’deki askerini bu amaçla kullanır. Ya da bu “kötü örneği” izleyecek olan Kürdistan halklarını, tıpkı Birinci Cihan Harbi’nde Ermenileri yok ettiği gibi kırar geçirir, göçe zorlar, bölgeyi insansızlaştırır.
Şu sıralar bu “insansızlaştırma” işi Rojava ile komşu tüm ilçelerde, amansız bir sıkıyönetimle yürürlüğe konuldu. Demek ki, “yeni Osmanlıcı” ve “yeni İttihatçı” AKP iktidarının kafasının içinde, “Ermeni tehciri” yeniden bir “proje” olarak canlanmaya başlamıştır.
Stra Gazetesi hükümetin yarı-resmi organıdır. Burada Erdoğan’dan habersiz sinek uçamaz. Uçmaya kalkanlar, malum hemen temizlenmişti. İşte bu gazetenin Saray’a yakınlığıyla tanınan yazarlarından Hasan Öztürk dünkü makalesinde, “İttihatçı” niyeti açığa vurmuştur: Okuyalım:
“Birinci Dünya Savaşı’nda ve dahası Çanakkale Savaşı döneminde Zeytun Ermenileri isyan etmişti. Tehcirin en büyük nedenlerinden biri Kahramanmaraş’ın Zeytun bölgesindeki Ermenilerin isyanıdır.
İtilaf Devletleri Osmanlı’ya karşı “iç cephe” açmak için Zeytun Ermenilerini kullanmıştır. Dün Ermenileri kışkırtanlar bugün HDP/PKK’yı kışkırtarak mücadelede “iç cephe” açmaya çalışıyor! Dün Zeytun Ermenileri ile “İç cephe” açanlar 100 yıl sonra PKK/HDP ile “iç cephe” açıyor.
Baksanıza, HDP eş başkanlığı, Amerika seyahatinden hemen sonra Moskova’ya gitmeye karar verdi.
100 yıl önce Karakin Efendi’ye Mevlüt Ağa’nın verdiği cevabın bir benzerini bugün polis ve askerimiz PKK’ya veriyor.”
Niyetleri böyledir. Tarihte ne olmuştu?
Ne olmuştu? Örneğin Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Meclis-i Mebusan’ındaki Ermeni vekiller öldürülmüştü. Üç dönem vekillik yapan ve Urfa’da katledilen Krikor Zohrap Efendiyi ve bir milyon Ermeni’yi hatırlayalım.
Şimdi Üçüncü Dünya Savaşındayız. Ve işte böyle, sıra HDP’dedir diyenler var...
Ermenilere yaptıklarını yapabilirler mi? Bu ayrı bir tartışma konusudur. Katilin niyeti, cinayet işlemedden önce bozulur. Sorun cinayeti önlemektedir zaten...