Bu hafta, Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Haftasıymış. Keşke zihinsel çölleşmemeyle mücadele haftası da olsa diye düşünüyor insan. Çünkü ekolojik sorunun özünde bir zihinsel çölleşmeden kaynaklandığını biliyoruz artık. Ekolojik dengeyi bozanlar doğanın mahremiyetine karşı ahlaki bir sorumluluğa sahip değillerse kafalarındaki çölleşme ekolojik çölleşmeyi de beraberinde getiriyor.
“Düşler” filmini izleyenler bilir. Akira Kurosawa’nın bu her bir planı ayrı bir tablo estetiğine sahip, sekiz ayrı rüyadan oluşan başyapıtı, lirik bir görsel şölen sanki.. Düşlerin ortak noktası “Doğa”... Her düş doğaya ithaf edilmiş epik bir aktarım. İnsanın doğaya ve kendine karşı işlediği suçlar ve yansımaları anlatıyor... Yıllar öncesinde izlediğim bu filmde beni en çok etkileyen rüyalar; “Ağlayan iblis” ve “Su değirmenleri köyü” olmuştu. ‘Ağlayan İblis’ insanların kendi elleriyle dünyayı mahvetmesinin sonuçlarını çok etkileyici ve çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyordu. Kurosawa, bu kötü rüyadan hemen sonra da “Su Değirmenleri Köyü”nü belki de insanoğluna bir ders olsun diye, bir yol gösterici, bir dost tavsiyesi şeklinde sunmuş. Filmdeki yaşlı değirmenci, onunla sohbet eden gence; “Bugünkü insanlar doğanın bir parçası olduğunu unuttular ve hepimizin bağımlı olduğu doğayı yok ediyorlar. Havayı ve suyu kirlettiler, kirli hava ve su insanların kalbini de kirletti” der.
Ne zaman doğadan söz açılsa, doğa katliamına dair bir haber okusam o yaşlı değirmencinin bu repliği gelir aklıma.
***
Evet... Kirlettiğimiz hava ve su,kalbimizi ve ruhumuzu da kirletti. Doğa katliamları tüm hızıyla devam ediyor. Doğa; kendini sürekli olarak yenileyen ve değiştiren bir mekanizmaya sahiptir ama o kadar acımasızca ve vahşice üstüne gidiliyor ki doğanın kendini savunma stratejileri de bunları altetmeye yetmiyor.
Bu vahşet sadece kendini modern diye niteleyen insanda görülür. Bu lanet olası “uygar”lığımıza bulaşmamış insanları, toplumları da bataklıklarımıza çektik.
Bilinen bir gerçektir hani 1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce yazdığı bir mektupla Amerika’ya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililerden toprak istemiş. Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Kızılderililerin Reisi Seattle ABD Başkanına bir mektupla yanıt vermiş. Bu köşenin sınırlarını aşan mektubun bir bölümü şöyle:
“...Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. ...Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir.
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak” (Şef Seattle, 1854)
Yale, Sorbon, Oxford ya da bir başka okuldan mezun olan ünlü bir düşünürün sözleri değil bunlar. Nobel ödülü kazanan bir edebiyatçının da değil. Beyaz adamın; “vahşi”, “barbar” ilan ettiği kızılderililerin şefi Seattle’nin “uygar” beyaz başkana mektubu... Bu mektup; insan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok artmaktadır.