Zaman beceriksizdir ve de çaresiz. Unutturamadığı anılar, saramadığı yaralar, öğretemediği gerçekler de vardır. Biz Kürtler onu en çok bu tarifiyle hatırlıyoruz. Evrende bir varlık olabilmek, kendimiz olarak bir nefes alabilmek için uğraşırken, yitirdiklerimiz karşısında zaman hep bu tarifiyle çıktı karşımıza. Çünkü ne yitirdiklerimizin bir eşi var ne de hep kendini tekrarladığı halde acımızın alışılacak bir yanı. Zaman ayrıca tuhaf oyunlar oynayan bir hilebazdır. Bir bakmışsın uğruna gözyaşı dökmüşsün birinin, sonrasında ise uğruna gözyaşı dökülen biri olmuşsun. Onun ölçülerine vurduğunda 35 yıl, hayatın ölçülerine vurduğunda bir asır süren bu kavganın bize öğrettiği zaman tarifi böyle.
Yoldaşlarımızı yitireli bir yıl oldu. Sanki bir saniye geçti 9 Ocak’tan bu yana. Yaramız hep sızlıyor, bundandır sadece bir saniye geçmiş gibi geliyor bize. Ama bir asır geçti o günden bu yana. Öyle ağır geçti ki günler, öyle ağır geçiyor ki… Bir yıldır güneş bulutların ardına hep utançla çekildi. Yaramızı saracağından değil ama ‘adalet’ yüreğimizin yangınını söndürecek bir damla su olur diye bir bardak suda fırtınalar koparan ‘efendilerin’ kapılarında bağırıp çağırdık. Her soluk alışlarında boğazlarında bir düğüm olsun diye boğazımız kuruyana dek bağırdık. Sabır yüzümüze bakamadı, bize diyecek bir şeyi olmadığı için mahçuptu. Öfkelendik, susan, unutan, vicdanını bu acının yörüngesine koymayan herkese, her türlü düzene. Kendimize de öfkelendik, zamanın en hain en kalleş akışına bir dur diyemedik diye. Özledik, çünkü henüz insanın mucizesi, ölüm denen gerçeği yenemedi. Biz yıldız tozlarının çocuklarıyız diyen insanın ulaştığı hakikate varmaya çalışırken, hep göğe bakarak soluk almayı öğrendik.
Bu, asırlık acı hakikate yakınlaştıracak bizi. Çünkü bunu Onlar’dan öğrendik, öğrendim… Sevmek ve anlamak arasındaki bağı ve bir devrimcinin hayatın ona sunduğu küçük sevinçlere, anlam damlalarına sırtını dönmemesi, onu geleceğin büyük düşüne katık etmesi gerektiğini. Bir çiçeği koklarken, toprağa dokunurken, ateşe bakarken onun ruhunu hissetmeyi, bazen ecelin olsa da dağları kaplayan karların içinde yuvarlanmayı, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında sırılsıklam olmayı. Bir çocuğu okşarken, yoldaşına sarılırken, bir kadının derdini dinlerken onun gözlerini ödünç almayı. Umut ederken hem bir çocuk kadar sabırsız hem bir derviş kadar sabırlı olabilmeyi.
Düşmanına karşı alabildiğine asi, yoldaşına karşı alabildiğine mütevazı olabilmeyi. İhanete tanıklık etsen de insana sonsuz güven duymaktan vazgeçmemeyi. Haksızlıklara uğradığında ‘ne varsa sende’ diyerek kendine dönebilmeyi. Eğer istersen kalbine hançeri saplayıp yeniden dirilebildiğini. Ayrılıkları yeniden kavuşmaların mayası yapabilmeyi. İnsanın hem çok kalabalık hem çok yalnız, hem çok açık bir mesaj hem de çözülmemiş bir sır olduğunu. Direnmek sözkonusu olduğunda bir damla gözyaşı dökmemiş, bıçak saplansa bir damla kanı akmamış ve bir kez ah dememiş bir devrimcinin, yoldaşı sözkonusu olduğunda göz pınarlarını kurutabildiğini, onun bir damla kanını görse içinin geçtiğini öğrendim. Bunların hepsini Heval Sara’dan öğrendim. Dêrsim’in kızıl saçlı isyancısı Sakine Cansız’dan. Ve pişmanlığı öğrendim. Anlamak yerine anlatılanlarla yetinmenin, görünenin ötesindekini görmek için yeteri kadar çaba harcamayışımın pişmanlığını yaşadım.
Sevgili Rojbîn’den de çok şey öğrendim. Rojbîn hakikatin gerçeğe çok yakın bir yerde durduğunu, ona ulaşmak için sade, çıkarsız, hesapsız, neşeli olmak gerektiğini öğretti bana. Affetmeyi de Rojbîn’den öğrendim. Kin tutmanın öfke duyduğun şeyi değil, insanın kendisini içten içe kemiren bir musibet olduğunu. Onun zarafeti, sonradan edinenlerin davranışlarının ne kadar çiğ olduğunu anlamanız için kurulan bir dengeydi sanki. İçtenliği tüm sahtelikleri ele veren bir tanıklıktı.
Yüreği ve beynini birbirine bağlayan kavşaklar kurmuştu benliğinde. Bu yüzden sevmek eleştirmekle aynı yerlerde dururdu. Kalabalıkların söylediklerini beyin ve yüreğin birleştiği o kavşakta şöyle bir tartar ve sonra konuşurdu. Vefa ve adaleti teraziyi dengelemek için hep yanında taşırdı. Maskeli tanrılar çağının dibine tonlarca dinamit yerleştiren bir isyancıydı Rojbîn. Asla olduğundan farklı görünmeye çalışmadı. Herkesle anlaşmasının sırrı kendindeki oluş hallerini anlatma yeteneğiydi. Hayatın renklerini onun yaşadığı her anında görmek mümkündü. Bir baktınız anasının kuzusu Fidanımız, anasının dizinin dibinden fersah fersah uzakta mesela Venezuela’da imza topluyor. Bir baktınız yeğenine patik ören Rojbînimiz, bir kiliseyi işgal ediyor. Ama kavgayla değil ağız dolusu gülüşü, sözüne fiziğine nüfuz eden zarafeti ve ikna edici ses tonuyla.
Hayatın hep gülen yanına tutundu. Gökyüzünde bulutlara değil güneşe, insanda uyuyan bir canavar olan kötülüğe değil kanatlanan bir melek olan iyiliğe, kavgada ölüme değil yaşama ve barışa tutundu. Kendisiyle saklambaç oynayan insanlardan olmadı hiçbir zaman. Kendisiyle yüzleşmekten kaçmadığı için hep yüceldi, büyüdü. Yaşarken öğretti bana bunları. Daha da öğretsin istiyorum, benim boğuştuğum gerçekleri dayanılır kılmasına yine minnettar olayım, ben hakikate ulaşmak için dolambaçlı yolları seçerken, onun bana gösterdiği kestirme yollardan yürüyeyim istiyorum.
Ve Ronahî. Susuyorum çünkü kelimelerim içtenliğin sınavını geçemiyor. Birkaç söz söyleyip acıları dayanılır kılmak için sığındığım kelimelerin ruhunu incitmek istemiyorum. Onu dinlediğim arkadaşlardan anlatabilirim ancak. Çok cesur olduğunu mesela. Devrimcilere has bir çılgınlığın sınırında gezinen cesaretinden bahsedebilirim. Bir de Sara arkadaşa olan bağlılığını bildiğimden ‘doğru yoldan hiç şaşmadı’ derim kendimden emin bir ses tonuyla. O’nu bunalımında saplanıp kalan ve bunu düzene kafa tutmak olarak gören gençlere örnek gösteririm; ‘işte sürgüne böyle kafa tutulur, yüreğinde bir ülke taşıyarak’ derim. Doğdukları yerde ölenlerin faniliğini değil, kavgacı olmayı, ebediyeti seçti derim. Geri kalanını sözcüklerin içine yaşanmışlıkları, anıları, tanıklıkları sığdırabilenler anlatsın ve susmasın isterim.
ZİLAN DİYAR: Hakikatin öğreticileri