nasıl yaşanıyor bu vesayetli dünyada
hangi çılgınlar nasıl dayanıyor buna
kimsenin soyunu sopunu bulmak görevim değil
kendi öykümü düzenlemek yetiyor bana
Turgut Uyar
Etrafı kolaçan etmek için manganın dışına çıktığında rüzgar uyku namına bir şey bırakmadı gözlerinde. Gecenin son nöbetçisi olmaktan oldum olası büyük keyif alırdı. Onca yıl uzak kaldıktan sonra günün ilk ışıklarını karşılayan olmaktan aynı tadı almak da başka bir keyifti. On yıl sonra kalbinin sesini duyabildiği bir sessizliğin içindeydi. Kalbin sesini duyamadığı kadar gürültülü, gözün ışıltısını göremediği kadar sisli, ısınamayacağı kadar soğuk mekanlardan sonra burada olmak güzeldi.
Bu sevincine bir tanım bulmak gerekti. Ama önce bir nöbetçi olduğunu unutmamalıydı. Etrafı iyice bir kolaçan etti, kulak kesilerek. Kampı bir-iki kez turladıktan sonra güneş ışıklarının vadinin etrafını saran dağların alnını öpmesini izledi. Keşke her değişim bu kadar somut ve hızlı olsaydı; gecenin güne dönüş anı kadar sade, kusursuz, büyüleyici olabilseydi, diye düşündü. O zaman umutsuzluk da olmazdı.
Güneş önce dağların alnını öptü. Sonra suyu uyandırdı. Sonra bir haftadır yerleştikleri gerilla kampını... Tabii ki nöbeti devrettiği bir sonraki arkadaşının yardımıyla... Dağların bir rutinine değil, günü karşılayan gerillalara bıraktı kampı. Ve bir türlü tanımlayamadığı bu sevincin kaynağına inmek için yalnız kalacağı bir kuytuluk aradı. Eline bir su bidonu alıp vadinin yirmi dakika aşağısında, bir kuytudaki 'kanî'ye (doğal kaynak) yöneldi.
Sabahın el değmemiş havasında (gerçi burada günün her saatinde her şey el değmemiş gibiydi) daha bir ay önce yaşam hikayesini sonlandırmayı düşündüğünü hatırlayınca, binlerce seyircinin önünde repliğini unutmuş bir oyuncu gibi kızardı yüzü. Kimseler bilmiyordu bu sırrını ve ruh halini. Bir tek O’na söylemişti. İçindeki karanlıktan bahsedince, gayet sakin, "Karanlığın ne olduğunu bana anlatma" demişti.
Sonra baharda gördüğüm yeşili, günbatımında gördüğüm kızılı, denizin turkuazını unutmamak için geceye benzeyen yıllar boyunca anılara tutundum. Kimsenin gözlerini ödünç almadan... Sadece anılarıma tutunarak... Benimkisi seninki gibi gönüllü değil, zorunlu yalnızlıktı. Öğrenilmiş yalnızlık... Her şeyi herkesten önce öğrenen ben, gözlerimi yitirdikten sonra hep bir adım arkadan yürüdüm. Yeni çıkan hiçbir kitabı ilk okuyanlardan olmadım mesela. Bir siteye yüklenmemişse ya da biri bana okumamışsa sonuncu da olamadım. Gözlerimi yitirdikten sonra hayata dair öğrendiğim her şeyi yıkıp yeniden kurmam gerekti. Karanlığın tek sevdiğim yanı ne, biliyor musun? Bana yarımlığımı hatırlatan o bakışları görmeyişim. Acıma, merhamet ya da şefkat... Adı her ne olursa olsun, bedenimin insanların vicdanlarını sınadığı bir arazi olmasına izin vermiyor bu karanlık.
Bu konuşma, aralarında kurulan dengeyi alt üst etmişti. Koluna girip birlikte yürüdükleri zaman acemice yol tarifleri yaparken eliyle "Buradan gideceğiz" diye işaret ettiğinde, şakayla karışık, "Hatırlatırım, ben görmüyorum" dediği anlar dışında bir kez olsun hissettirmemişti O’na, içinde yaşadığı karanlığı. Sabırla, umutla, inatla tutunduğu yaşamda öyle bir noktaya gelmişti ki, kendisini öylesine var etmişti ki, empati yapmaya çalıştığında bile başaramıyordu. Dostluklarında hep verenin O, alanın kendisi, şikayet edenin kendisi, umut edenin O olduğunu fark etti. Hayatı sorgulayayım derken bencilliğin sınırına ne zaman varmıştı? "Önümü göremiyorum" derken karşısında gerçekten önünü göremeyen biri olduğunu unutma gafletine ne zaman düşmüştü? Hayata bakıp görmemeye, bu kadar hoyrat olmaya ne zaman başlamıştı?
"Peki ne yapayım, sen söyle?" dedi, ağlamamak için dudaklarını kemirerek. Boğulmak üzere olan bir insanın dalgalar arasında uzattığı el gibi çıktı sesi. Sonra sustu ve dinledi. Uzun uzun anlattı. Kimselerinkine benzemiyordu anlattıkları. Merhametin körelttiği iyiler, kötülükten beslenen hesap soranlar gibi değildi. O’nun yaptığı sadece yüzüne bir ayna tutmaktı. İçindeki karanlığı bir tek O gördü, kimse karanlığı O’nun kadar tanıyamazdı. Kendinden beslenen ve bir tek kendisinin kapatabileceği o kara deliği sadece o gördü. Bunun için yürek gözüne ihtiyacı vardı insanın. Herkeste olmayan işte bu idi. Her nesnenin ruhuna dokunabilmek, bakmak değil görmek için yitirmek mi gerekiyordu? Öyleyse asıl görmeyen kendisiydi.
Gözlerini kamaştıran tepelerden vadiye inen güneş ışıkları değil, geç de olsa farkına vardığı bu hakikat idi. Kanînin serin suyu dindiremedi, içini yakan bu farkındalığı. Yanıp kül olmak, gözlerini kapatıp yürek gözünü açmak gerekti şimdi. O’nu, dostunu özledi. Şiirler okumak, türkü söylemek istedi O’na. O’nu aydınlığa kavuşturduğunu söyleyemezdi açıkça. Ama kulakları damarlarındaki kanın ne kadar hızlı aktığını duyacak kadar keskindi.
ZİLAN DİYAR: Karanlık