Geçtiğimiz ay zindanlardaki PKK - PAJK’lı siyasi tutsaklar önemli bir karar almış ve kamuoyu ile paylaşmıştı. Buna göre mahkemelerde, Özyönetim savunulacak ve bunun meşru olduğu ifade edilecek... Eylül ayı ile yeniden başlayan mahkemeleri göz önüne alırsak, savunmalar da başlıyor demek. Kısa süre önce İzmir’de bir başlangıç yapılmış, ilk savunmalar belli bir çerçevede verilmişti.

Özyönetim şuan dünyada, özellikle iç çatışmaların, etnik sorunların yaşandığı 70’e yakın yerde siyasi bir çözüm modeli olarak hayata geçirilmiş bulunuyor. Bu siyasi modeli Türkiye kadar öcüleştiren, çarpıtan başka bir ülke var mı bilinmez. Gerçi artık çarpıtma olmaktan çıktı. Başbakan açık açık diyor. „Çözüm mözüm yok“ çözüm yoksa çözümsüzlükte ısrar var. Onu dayatma, ondan beslenme var. Özcesi, savaş devam edecek diyor. 1922’de Özerklik (muhtariyet) sözü veren Atatürk, AB’nin yolunu Amed’den geçiren Mesut Yılmaz, ülkenin eyaletlere bölünebileceğini, Bask modeli ile yönetilebileceğini ifade eden başbakan - cumhurbaşkanları, Kürt sorunu benim sorunumdur diyen ve kafasını ortaya koyan yeni egemenlere  kadar geçen vetirede derenin altından çok su geçti. Fakat değişimler hep negatif oldu. Her seferinde iş yokuşa sürülerek daha kötü bir hale getirildi. Misal şuan Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyaset yapmasına izin verilmiyor. Siyasetin bu toprakları kökten değiştireceğini biliyorlar ve şiddet yolu ile bunu bastırıyorlar. Eldeki aygıtlarla içini boşaltıyorlar. Basit bir örnekle devam edersem: PKK 90’lı yıllardan beri, resmi olarak „Bağımsız Kürdistan’dan yani bir devlet kurmaktan vazgeçtik“ diyor. Çözümü demokrasi ve birlikte yaşam ekseninde, demokratik ulus ruhunda gördüğünü, amaca ulaşmak için araçların da doğru ve temiz olması gerektiğini söylüyor. Çözüm olarak da tüm açıklığı ile özerklik projesini ortaya koydu. İsyandan inşaya gidişin siyasi programını oluşturdu.

Peki tüm bu süreçte devletin refleksi ne oldu? Ne dedi, nasıl gördü bu hakikatı? Şu oldu: „Ülkemizi bölmek istiyorlar. Amaçları vatanı bölmek.“ vs. vs...

Görüldüğü üzere gerçekte vatanı bölen, devlet nosyonunun arkasına sığınarak, bu ilk günahtan yararlanarak tarihin en kofti, ciddiyetsiz argümanı ile bir toplumsal geleceğe dinamit koyuyorlar. Bu bağlamda mahkemelere yönelik eylemselliğin ilk amacı, özyönetimin gerçekte neyi hedeflediği ve özetle ne olduğu olacak. Türklerle Kürtlerin tarihsel kavşaklarda, duraklarda nasıl askeri - siyasi - toplumsal kader birliği yaptığı hatırlatılacak. Bugün yerle bir edilen Sûr, Nîsêbin, Cîzîr’in hangi hakla, siyasi saiklerle ortadan kaldırıldığı da sorulacak. Yargılanması, tutuklanması gereken kendilerinin değil, bu yıkımları yapan, insanları diri yakan katillerin olunması gerektiği söylenecek.

Özyönetim, toplum gerçekliğinin ve onun doğal toplum mirasına sadık iken; devletçi yönetimin, barbarlık ve gaspın hiyerarşik sistemin arkasına sığınarak aldığı yolun nasıl „yabancı (ve yalancı)“ bir yönetim Sayın Öcalan’ın savunmalarında genişçe anlatılıyor. Yönetim dediğimiz kavram, toplumsallığın kötülüğe yani iktidara bulaşması ile özünü yitirmesi, politik aklın dondurulması ile hayat bulan sürecin yıkıcılığını her gün deneyimliyoruz. Bir „yabancılık“ dayatılıyor. Bu dayatmaların ortasında Kürdistan’da son bir yılda yaşananlar göz önüne alındığında, Özyönetim şehitlerine bir nebze olsun yaklaşmak, anılarını yüceltmek ve bu bağlılık ışığında, her bir kararı hilkat garibesi cinayet olan bu düzen hukukunun yüzüne açık seçik haykırmak, talebi yinelemek de kanımca tarihi bir andır. Her şeyden öte vicdani, etik bir konudur, ödevdir...

Özerkliğin, kendini yönetmek istemenin nesi kötü? Zararı nedir? Neden bu kadar insanı göç ettirdiniz? Evleri tanklarla yakıp, yıktınız? Çoluk çocuk demeden öldürdünüz?

Bu soruları sormak, vicdan kırıntısı taşıyan her insanın ahlaki sorumluluğu, insan olmanın asgari ölçütüdür. İşte zindan bunu soracak, buna öncülük edecek. Anlatmaya çalışacak.

Bu siyasi çözüm modelinden, kendi iradesi ile kendini yönetmek isteyişinden geri adım atılmayacağı tekrar tekrar hatırlatılarak, deklare edilecek...

Görevlerin de başladığı bu süreçte, siyasi gidişatın çok daha çetin geçeceği görülüyor.