Suat BOZKUŞ
Bütün dünya koronavirüs pandemisi karşısında savunmaya geçmiş bulunuyor.
“Serbest piyasa uygarlığı” korona pandemisi sürecinde suçüstü yakalandı. Milyonlarca insanın yaşama hakkı ve güvencesi tehdit altında. Yasalardaki yaşama hakkı ve güvencesinin pamuk ipliğine bağlı olduğu görüldü. Böyle olunca da halkın güvensizliği ve tepkisi artıyor.
Ekonomisi ve sosyal devlet kurumlaşması gelişmiş olan Almanya, İsveç gibi ülkeler göreceli olarak daha kapsamlı önlemler alabiliyor. Ancak ekonomisi gelişkin de olsa sosyal devlet kurumlaşması zayıf olan ülkeler ve zaten geri olan ülkeler bir felaketi yaşıyor.
Türkiye zaten gelişme düzeyi çok da ileri olmayan bir kapitalist ülkedir. Üstüne bir de sosyal devlet olmayı bırakalım aile hegemonyasına teslim edilmiş hukuk dışı bir sistem vardır. İşte bu sistem bütün pislikleriyle açığa çıkmaktadır.
Erdoğan çetesi bu sistemi ayakta tutabilmek için hukuk dışı, zalim bir dikta rejimi kurmuştur. Bu rejimi savunmak için de basın özgürlüğünü yok etmiş, rejimi savunmaktan başka işi olmayan besleme bir basın-medya yaratmıştır. Ana akım medyanın görevi muhalif sesleri bastırmak ve Erdoğan diktasının her yaptığını alkışlamak, gözü kapalı savunmaktır. Bu medyada halkın sesini ve sorunlarını görmek olanaksızdır. Tam tersine halkın sorunlarını gizlemek için her türlü sahtekarlığı yapmaktadırlar.
Koronavirüs salgını geldiğinde bu bir kere daha görüldü. Erdoğan önce sorunu görmezden geldi. Son ana kadar Türkiye’de hiçbir vaka yok denildi. Hatta bu virüsün Türklere, Müslümanlara niçin dokunamayacağı üzerine saçma sapan teoriler yapıldı. Hiçbir tedbir alınmadı. Tam tersine her şey bilindiği halde Umre seferleri bile iptal edilmedi. Geri gelenler kontrolsüz olarak memleketlerine dağıldı. Memleketlerinde yapılan toplu karşılama, kutlama ve mevlitlerle virüsü iyice yaymaları adeta garanti altına alındı. Kamuoyundaki tepki üzerine son grup kontrolden geçirildi ve karantinaya alındı.
Bu konuda en yetkili olması gereken Tabip Odaları susturuldu. Korona zirvesine Ticaret ve Sanayi odaları, Diyanet İşleri vb. birçok kurum alınırken Tabip Odaları, DİSK, KESK çağrılmadı.
Bütün bu vurdumduymazlıkların, sorumsuzlukların sonucu olarak virüsün yayılması durdurulamayınca itiraz edenlerin susturulmasına çalışılıyor.
“Beni bu virüs öldürmez beni bu senin düzenin öldürür” ifadelerini kullanan TIR şoförü Malik Baran Yılmaz'ın başına gelenler durumu özetliyor.
Aziz Nesin’in “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz” eseri gerçek oldu.
Sosyal devletler sokağa çıkma yasağı koysa da koymasa da çalışanların maaşını hatta küçük işletmelerin gelirini garanti ediyor. Böylece gönüllü olarak evde kalmaları sağlanıyor.
Türkiye’de ise tam tersine devlet vatandaştan para istiyor.
Türkiye’de yardıma gelince devlet yok, vatandaş var ama “Biz nasıl evde kalalım” diyen çıkarsa vatandaş yok, bütün güçleriyle zalim devlet var. Bunu diyen işçiye zehir hafiye Süleyman’ın fedaileri dört koldan saldırıyor.
En büyük facia ise zindanlarda yaşanıyor. Erdoğan’ın bu konudaki tek önlemi aile ve avukat ziyaretlerini yasaklamak oldu. Böylece yüz binlerce insan aileleriyle birlikte göz göre göre çaresizliğe mahkum edildi. Mahkumlara cezaevi personeli de eklendi.
Korona felaketine karşı birçok devlet cezaevlerini boşaltırken Erdoğan diktası bütün muhaliflerini zindana doldurmaya çalışıyor. Türkiye’de cezaevleri zaten sorunlu ve insanlık dışıdır. Çıkarılmak istenen infaz yasası siyasileri dışlaması bir yana sadece hükümlüleri kapsıyor. Oysa cezaevlerindekilerin çoğu tutuklu yargılananlardır. Bu nedenle acilen hükümlülerin infazının, tutukluların yargılanmasının ertelenmesi ve zindanların boşaltılması gerekmektedir. Bu şartlarda ne yargılama ne adalet ne de infaz olabilir.
Erdoğan diktası itiraz eden her yurttaşı “İsyan etmek, halkı isyana teşvik etmek”le suçluyor. Artık zamanıdır: Erdoğan zulmüne boyun eğmeyelim, onlara karşı isyan edelim ve halkı isyana teşvik edelim.
suatbozkus@gmail.com
twitter.com/suatbozkus