Hukuk, en özet anlamı ile “ahlakın gaspıdır”. Üzerindeki örtüdür. Bu örtüyü kaldırdığımızda toplumsallığın nasıl çalındığını, devletin, iktidarın nasıl yüceltilip odağa yerleştirildiğini görürüz. Önderlik hukuk ile ahlak arasındaki farkı, “Birincisinin güçle, önceden bilinen bir müeyyideye tabi tutulması; ahlakın ise kendiliğinden herhangi bir yaptırım gücü olmadan yürümesidir diyerek açıklar. Yasa denilen kurallardan oluşan hukuk, tüm toplumsal değerlerin çalınmasına eşdeğerdir.
Bugün devlet resmi cinayetlerini hukuk ile meşrulaştırır. Hukuk dediğimiz şey, çıkışı itibari ile, bir zümrenin kendini yaşatmasıdır. Bu yönü ile devlet, donmuş ahlaktır da denir. Devlet büyüdükçe toplum daralır, demokrasi geriler ve faşizm büyür. Hukukun temsiliyeti ve devlet eli ile işletilmesi, sömürgecilik sahalarında yoğunca işlevselleştirilmesi ve her kötülüğün meşrutiyetine indirgenen en kutsal araç olması itibari ile bir kıyım aracı, deli saçmasıdır.
Hukuk, devletin-iktidarın-sömürgecinin ahlakıdır. Önderlik “Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü” savunmasında “Hak ve adaletle tüm bağlantılarına rağmen, hukukun esas işlevi, devlet iktidarını kendisiyle daha da pekiştirip toplumsal alanı gittikçe daraltmaktır. Hukuk, özde hak adına haksızlıkların, toplumsal gerçeklik adına yalanın ve kurallı yaşam adına yaşamın zincirlenmesinin örtbas edilmesi ihtiyacıdır” der. Devletin kalbine işaret eden hukuk, onun meşruluğuna karşı çıkılması anlamında da ilk duraktır. Devleti tanımamak, onu tanımlayan onu o yapan, hukuktan, bu sistemden geçiyor. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Ahlaki normları geri almak için hukuku red etmiş insanlık. Ve onun mahkeme salonlarında “Sen kimsin! Beni ne hakla yargılıyorsun?” diyerek karşı çıkmış. Aynı yasa nasıl oluyor da birileri için kalın, zırhlı; birileri için ise örümcek ağı gibi esnek, geçilebilir oluyor?
Yakın dönem için Kürt direnişçilerin Amed Zindan deneyimleri örnek verilebilir. Mazlum Doğan başta olmak üzere Hayri, Akif ve arkadaşlarının mahkeme savunmaları esasta saldırıdır.
Savunmanın saldırısıdır.
Mahkemeye, onun tutarsızlığı ile saldırıp, hizaya çekerek yargılanan öznenin nesnellikten çıkarılma manifestosudur. Çünkü sistemin beyni olan devlet denen mekanizmanın reddi ilk olarak en güvendiği yerden olmalıdır. Yani mahkemelerden.
Bu kopuştur. Kopuş teorisi, eleştiri boyutunu aşar. Bir özgürlük eğilimi, bir zihinsel katharsistir.
Kopuşun mayası örgütlü haldir. “Öcalan siyasi irademdir”, “Ben de KCK ‘liyim” kampanyaları nasıl ki meşrulaştı ve amacına ulaşıp hukuk zırhını aştıysa, şu an Kürdistan ‘da yaşanan yoğun katliam pratiklerine karşı da aynı kararlılık ve örgütlülük ile yüklenilebilir.
Öz yönetim, öz savunma talebi demokratik bir hak olarak, istem ve pratikleştirme düzeyinde daha da yükseltilmelidir.
Sokak sokak devlet reddedilmezse bir virüs gibi kendini sürekli kurumsallaştırır. Sürekli kendini yaşatır.
Zihinsel kopuşun ilk hesaplaşma alanı şüphesiz zindan sahalarıdır. Sömürge hukuku dayatılarak tutuklanan binlerce insan ve onlara işkence, onursuz dayatmalar ile verilen onlarca yıllık cezalara dur diyebilmenin en politik-ahlaki yolu, mahkemeyi reddetmedir. Bu sahte yargılanmayı boykot etmektir.
Başta Önderlik üzerindeki tecrit olmak üzere, vahşi katliamlar ve Kürt halkına açılan topyekün savaşın sürdürülmesi durumunda zindanlarda boykot dönemi başlayacak gibi. Bu kaçınılmaz kopuş ufku ile ilgilidir. Her boykot zincirlerden kurtulmadır, zaten zincirlerimizden de başka kaybedecek bir şeyimiz yok...