Hafta sonu. Berlin’deki yürüyüşte, öncülük 17 gence ait.
Ellerini zincire vurmuşlar.
Ağızları bantlanmış.
Zafer işaretleri eşliğinde yürüdüler.
Özgür Gündem’i susturmak isteyen kent haydutlarına karşı bir itiraz olarak yorumladım.
Birlikte yürüdüğümüz tanıdık yüz, zincirlenen ellerin Öcalan’ın özgürleşmesi için sembolik bir karşı koyuş olduğunu anlattı.
Başka bir yürüyüşçü ise, Barzani’nin ihanet ettiği bu süreçte, beni karşı yazı yazmaya davet etti.
İhanet etse bile, ele geçireceği her imkanın Gerilla Hareketi için bir kazanım olacağını ilettim.
Düşündü, belki de öyle olur dedi.
Batılı güçlerin KDP’yi Rojava’ya egemen kılmak için bir planlarının olduğunu söyledi.
Ben de toplumun özgür düşündüğü topraklarda, KDP’nin siyasi erke egemen olsa bile, emekçi insan hanesine hükmedemeyeceğini anlatmaya çalıştım.
Zor’un insan iradesi ve ezilenlerin umudunu yenemeyeceğini belirtmekle yetindi.
Gündem’e Erdoğan damgası vurmak için Özgür Gündem’i susturmak istediklerini belirtti.
Erdoğan’ın kendisine itiraz eden Kürtler’i tümden susturma planını tatbik ettiğini ve bundan sonra yapısal şiddeti daha da yükseltebileceğini söylediğimde, yürüyüşün sonuna gelmiştik. Miting alanında, yağmur yağmaya başladı ve saygı duruşunda, darp edilen Gazeteci arkadaşlarımın dik duran başları anısına bir dakika saygılı durdum…
II
Sonrasında Herbijî’yi andım.
İlk tanışmamız, 80’lı yılların ilk yarısına dayanıyor.
Son olarak Düsseldorf Newroz’unda gürüşmüştük.
Nefesinin sonuna kadar bilincinin müdafisi olan Herbijî (Celal Özkan), dava adamı nasıl olur sorusuna verebileceğim canlı bir yanıt olurdu.
Karşılaştığımızda Herbijî, herşeye evet demeyecek kadar sorgulayıcı olduğunu hatırlamamı sağlayacak etkileyici örnekler verirdi.
Espirileri yüksek dozdaydı. Anlamayanlara, ağız dolusu gülerek cevap verir ve zeki öngörüleriyle, karşısındakileri düşünmeye sevkeden ironik bir örnekle, cümlesine son noktayı koyduğunda, sizin söyleyeceğiniz birşey kalmazdı.
Kararlı konuşurdu.
Acı haberler karşısında, biz buna benzer o kadar çok şey yaşadık ki, dedikten sonra, Kürtler’in sahipsiz olmadığını hatırlatırdı.
Baston‘u elindeydi son görüşmemizde; bir Newroz boyu kendisine refakat etme görevini bana verdiği için, gurur duydum/duyuyorum.
Gözlerinin derinliğinde, dava uğruna kendilerini feda eden üç oğlunun yasını tutan bir pence olduğunu her defasında gördüm.
O’nunki, adam yaşatmaktı. Üç oğlunu kaybetmediğinin bir emaresi, onların yasını tutan o küçük pencere karesinde duruyordu.
Unutmayan adamdı Herbıjî.
Bir de istediğini yüzlerce kişi arasına bulan adamdı. Birine: “…hele were were” dediğinde, aradığı adamın kurtuluşu kalmazdı artık.
III
Antep’de yeni bir katliam haberi, Kürdistan’daki halkı hedef alan son “acı” kare. Korku’yu hükmün zirvesine tırmandırmak isteyenlere karşı ne derdi Herbijî? Uzunca düşündüm, ona özgü bir cümle kurmak istedim.
Belki de: “… siz bu diyarlarda hükmedemezsiniz, defolun gidin” derdi.
Zora, zindana, köleliğe rağmen, dik duranlar ve aramızdan ayrılan o büyük adam için:
Herbijî!