1 Kasım seçimlerinin bu şekilde sonuçlanacağını kimse beklemiyordu belki, ama ortaya çıkan sonuçtan sonra nasıl bir sürecin işleyeceği o kadar da bulanık değil. İktidara geldiği 2002 yılından itibaren AKP’nin izlediği yola baktığımızda bir tarafta reformlar yapan diğer tarafta zorbalık rejimi dayatan bir çizgi üzerinde gidip geldi.
Toplumsal muhalefetin sesinin gür çıktığı, uluslararası konjonktürün müsait olduğu, AKP içinde farklı seslerin duyulabildiği dönemlerde bir takım yasal düzenlemeler, pratik bazı adımlar gördük. Son 15 yılda dil ve kültürel alanda gözlenen değişimler bu minvalde gerçekleşti. Öte yandan, muhalafetin dağınık, ABD ve AB’nin Türk devletinden beklenti içinde olduğu, AKP’nin psikolojik üstünlüğü yakaladığı dönemlerde ise baskı ve zulmün boy gösterdiğine şahit olduk. Oy çalarak değil belki ama Kürdistan’da insanların oy kullanmasını engelleyerek ve batıda ilk defa ortaya çıkan abartılı sayıda oylar “türeterek” seçim kazanan AKP, psikolojik üstünlüğü yeniden ele geçirdi. Diğer koşulların da AKP’nin lehine döndüğü bir süreçte, henüz seçimlerin resmi sonuçları bile açıklanmadan ve yeni hükümet kurulmadan Kürdistan’da yeni ablukalar, sokağa çıkma yasakları, askeri operasyonlar, insanların sokak ortasında infaz edildiği OHAL’i yaşıyoruz tekrar. Savaş mağduru milyonlarca insanı “mülteci” ve “kriz” kelimeleriyle damgalayan AB ülkeleri de kendi “huzurunu” sürdürmek adına, bu savaşın birinci derece sorumlusu AKP liderliğindeki Türk devletine muhtaç.
Bu koşullar altında ibrenin yeniden zorbalığın iktidarına evrildiğini görüyoruz. Ancak diğer zorbalık dönemlerinde olduğu gibi kamuoyunu ve muhalefeti meşgul edecek gündemler konusunda AKP’nin son derece maharetli olduğunu da biliyoruz. AKP’nin bu dönemki aracı ise artık “yeni” bir tarafı olmayan “anayasa” tartışmaları. Üstelik, bu tartışmaları da toplumun ihtiyaç duyduğu özgürlükçü bir anayasa yapmak için değil Erdoğan’ın pratikte dayattığı “tek adam” rejimini “başkanlık” sistemine evirmek için yürüteceği de çok açık.
Her şeyden önce şunu not edelim. Göstermeye çalıştığının aksine, AKP’nin kolay kolay bir anayasa yapılmasına zemin hazırlayacağını beklemeyelim. Hele hele demokratik bir anayasa çabası içinde olacağını hiç beklemeyelim. Kürt realitesini kabul eden, bu realiteye anayasal güvence talep eden bir tartışmaya ise asla izin vermeyecek AKP. Dolayısıyla bu konuda umutlu olmamızı gerektirecek herhangi bir işaret yok, olmayacak da.
Not etmemiz gereken bir diğer nokta da şu ki devlet pratikleri anayasalardan her zaman daha geride olmuştur. Diğer bir deyişle, olur da demokratik bir anayasa yapılsa bile bu demokratik bir toplumun oluşturulabileceğinin garantisi değil. Bunu görmek için kağıt üzerinde demokratik ve özgürlükçü bir anayasaya sahip olan, ancak toplumsal barışın sağlanamadığı Hindistan, Güney Afrika ve 2003 sonrası Irak örneğine bakılabilir.
Ancak tüm bunlar demokratik ve özgürlükçü bir anayasa tartışması yürütmenin önemini azaltmaz. Aksine, daha güçlü bir muhalefet için bunu zorunlu kılar. Bu anlamda, uzunca bir süre anayasa tartışmalarına şahitlik edeceğiz.
Bu anayasa tartışmaları, birçok yönüyle ve farklı başlıklarıyla ele alınacaktır elbette. Bu başlıklardan biri, belki de en zoru, dil meselesi. Zor olması hem Türk devletinin üzerine kurulu olduğu dilkırım politikalarından hem de söz konusu dil olunca HDP dışındaki partilerin kolayca aynı çizgiye çekilebilmesinden kaynaklanıyor.
Çok değil, daha 2 sene önce yürütülen anayasa tartışmalarında, rahatlıkla hatırlayacağınız gibi, AKP, CHP ve MHP bir takım farklılıklarla beraber az çok önceki anayasalarda kabul edildiği biçimiyle “devletin dili Türkçe’dir” ibaresinin korunmasını savunuyordu. HDP ise ülkedeki tüm kimliklerin anayasada tanınmasını, halkların statü sahibi olmalarını, kendi hayatları ile ilgili kendilerinin karar verebilmesini ve bunun da yollarından biri olarak Türkçe dışındaki dillerin de resmi olarak kabul görmesini savunuyor. Önceki anayasa tartışmalarında uzlaşamayan bu iki tarafın, mevcut koşullarda uzlaşması daha da zor. Zira bir tarafta zorbalığın iktidarı yükselişte diğer tarafta Kürtler umutlarını yasalara bağlamaktan çoktan vazgeçmiş durumda, nasıl yaşamak istiyorsa onun pratiğini örmekte.