Bu yazıyı bana yazdıran aslında bir kargaydı. Yaklaşık yirmi gün önce bir arkadaşımla küresel ısınmanın kerameti nedeniyle Mayıs sıcağını aratmayan bir Şubat gününde arazide yürüyorduk. Bir dere kenarında siyah beyaz bir karga yakınımıza kadar sokuldu. Şaşırdık ve biz de ona biraz yaklaştık. Öylece baktı ve kaçmadı. Ama fazla oyalanmamak için yolumuza devam ettik. Ancak bir de ne görelim, bu karga bizi takip ediyor! 20 dakika kadar peşimizden geldikten sonra uçup gitti. Biz de unutuverdik güzel kargayı. Yarım saatlik dik bir yokuşu tırmanırken biraz dinlenmek için oturduğumuzda karganın hala bizi takip ettiğini, üstelik oturduğumuz yere kadar geldiğini görünce hayretler içinde kaldık. Bir şeyler anlatmak ister gibi sesler çıkarıyor, ayakkabılarımı gagalıyordu. Hayretler içinde onu anlamaya çalıştık bir süre. Artık dayanamadım ve "ne anlatmak istiyorsun ben seni anlamıyorum” dedim kendi insan dilimde, o da yanıt verdi kendi karga dilinde. Elbette anlaşamadık. Aslında o benim sorumu anlamış gibi sesler çıkarıyordu ama ben onu anlayamıyordum. Artık yola koyulacaktık, bu durumu kendisine açıkladım. Ben bunu söyleyince hafiften elimi gagaladı. Yani kalkmamızı istemez gibiydi. Ya da kızmıştı onu anlamıyor oluşumuza.
Neyse ki iki kişiydik. Yoksa ben hayal gördüğümü sanacaktım. Bu olayı anlatacağımız arkadaşlarımız da bizlere "deli" demesin diye tedbir olarak fotoğraflarını çektik bizim karganın. Biz ayağa kalkınca uçup çantamın üzerine kondu ve ardından da kafamın üzerine. Haliyle biraz tedirgin oldum bu durumdan. Ama anlamak da istiyordum. Bu karga ne istiyordu bizden? Hani bir kuş üzerinize pisleyince bu şansa yorulur ya. Yanımdaki arkadaşım da "Biraz daha bekle de kafana pislesin, şans olsun" dedi. Ben kızdım ve "Al senin üzerine pislesin" deyip kafamı eğip, karganın onun koluna konmasını sağladım. Gerçekten de bizim karga arkadaşımın koluna pisleyiverdi. Katıla katıla güldük bu duruma. Böylece şansımı yoldaşıma devretmiş oldum. Yine yola koyulduk. Artık varlığına alıştık bizim karganın. Hatta ona bir isim verelim diye düşündük. Bize ne anlatmak istediğini, bunu kötüye mi iyiye mi yoralım diye tartışa tartışa iki saatlik mesafe boyunca bizi takip eden bir karga ile yola devam ettik. Tam artık gitti derken önümüzdeki ağacın üstünde bizi bekler buluyorduk onu.
O karga bize neyi anlatmak istedi bilmiyorum ama kargalara dair ilginç bilgiler edinmemi sağladı. Örneğin çok şakacı olduklarını, her ne kadar leş yiyici, ölümü hatırlatan kötü işaretlere yorumlansa da kargaların birçok inançta bilgili ve kutsal görüldüklerini de öğrenmiş olduk. Yunan mitolojisinde haberci kuşlardan biriymiş. Kuran’da kardeşini öldüren Kabil’e kendi acizliğini hissettiren ve kardeşinin gömülmesi gerektiğini göstermek için yeri eşeleyen de kargaymış. Yani her ne kadar "kılavuzu karga olanın…" diye başlayan cümleler kurulsa da esasen yol göstericiymiş kargalar.
Aslında bu kargalarla ikinci maceramdı. Kendisinden yaşamı için yeni bir adım atmasını beklediğim bir arkadaşım o başlangıcı yapamamıştı. Buna çok kızmıştım ve biz yolda yürürken bir karga şehrin orta yerinde gelip onun kafasını gagaladı. Sanki ona atamadığı adımı attırmak için bir uyarı yapmıştı. O zaman o uyarı işe yaramıştı. Daha sonra bu konu aramızda bir espri konusu olmuştu. Bir şey olunca "kargalaaar" diyerek yapılması gerekeni yapmayı hatırlatırdık birbirimize.
Büyüleri, sezileri çocukların ya da "gelişmemiş, ilkel" toplulukların inanacağı saçmalıklar olarak görmek bizim gibi mantıklı insanların temel savunma aracıdır analitik aklımıza bir zeval gelmesin diye. Oysa sadece gözlerimizle gördüklerimize, referansı üniversiteler olan bilgilere dayalı bilme biçimlerimiz bir iflası yaşıyor. Modern tıp doktorları –ki çoğunluğu erkektir- şifacı, otacı, üfürükçü – bakın şu tesadüfe ki çoğu kadındır- karşısında başarılı olduklarından değil haksız rekabet nedeniyle ele geçirdiler tıp bilimini. Aynı tür hastalığı tedavide bir doktorla şifacı yarışmadı modern tıp kurulurken. Kadınlar 'cadı' ilan edilerek öldürüldü, diplomaları olmadan doktorluk yapamayacakları hükmüne varıldı, diploma alamamaları için okullara gitmeleri yasaklanarak elde edilen haksız bir başarıydı modern erkek tıbbı. Bu konuya çok detaylı girmeyelim. Belki onu da başka bir yazıda yazmak gerek. Yani tek yanlı bilme biçimlerine mahkum edilerek beyinlerimiz çöp tenekelerine döndürüldü. Bu çöp tenekesi lafı aslında babama aitti. Bir sürü Hollywood yıldızının ismini ezbere biliyor olmam nedeniyle bana "kafanı çöp tenekesine çevirmişsin" derdi.
Yani sonuçta neye yaradığı, nasıl kullanıldığı, topluma ne faydası olduğu belli olmayan bilgi bombardımanı ile giderek alıklaşan bir hale gelme tehlikesi ile yüz yüzeyiz. Duygularımızı, hislerimizi yaşanan bu katliamdan kurtarmak daha bir duyarlılıkla bakmakla mümkün etrafa. Bunun için şairin güzel deyimiyle "şemsiyeleri kapatıp yağmura çıkmalı." Toprağa dokunmalı, yağmurdan sonraki kokusunu içimize çekmeliyiz. Hayvanat bahçelerinde doğadan koparıldıkları için üreme özelliklerini dahi yitiren hayvanları değil gerçek anlamda doğada hareket eden canlılara başka bir ilgiyle bakmalıyız. Hele de bu güzel bahar günlerinde her bitkinin, çiçeğin, ağacın yeşermesine kulak kesilmeliyiz, analitik zekamızı dengeleyecek duygusal dünyamızı zenginleştirmek için.
ZOZAN SİMA: Bir garip karga