Kürtler AKP Hükümetinin zulmüne karşı “Artık yeter (Êdî bes e)” dediler. Demekki artık bıçak kemiğe dayandı. AKP zulmünün dayanılacak ve kabul edilecek bir yanı kalmadı.
Nasıl kalsın ki! Kürtlere yapılanlar artık kaba zulüm ve işkence sınırlarını çoktan aştı. Artık AKP’nin yaptıkları hakaret düzeyindedir. Koskoca bir toplumla adeta dalga geçilmek istenmektedir. “Ben size istediğimi yaparım, döverim, söverim, aldatırım, ama siz sesinizi bile çıkartamazsınız” denilmektedir.
Örneğin İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yapılanlara bir bakalım. Neredeyse ikiyüzon gündür avukatları ve yakınlarıyla görüştürülmüyor. Gerekçe ise “Özürü kabahatinden büyük” denecek cinsten: ‘Koster bozuk’ veya ‘Hava muhalefeti var’! Yani koskoca devlet sağlam bir koster bulamıyor mu? Yaz-kış Marmara Denizi’nden taşıt geçmiyor mu? İfade ettim ya, dalga geçmek gibi bir şey! Dahası Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, mecliste “Gerekirse yine görüşürüz” deyişi. Yani devlet isterse PKK Lideri ile her an görüşebilir. Elbette yakınlarını da görüştürebilir. O halde görüşme olmadığına göre, demekki devlet ya da hükümet istemiyor. Bu nedenle de Kürtlerle Türkler arasındaki gerginlik ve kopuş arttıkça artıyor. Bir toplumlar arası çatışmaya doğru sürükleniyoruz.
Peki iyi ve doğru mu bu gidişat? Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, bir halk kendine lider olarak seçmiş. Ahmet Altan’ın ifadesi ile “Atakürt” demiş. Bu toplumu yönetecekseniz, o zaman bu gerçeğe saygılı olacaksınız. Zaten tutup tarihte eşi bulunmaz bir yere koymuşsunuz. O halde kanuni haklarına saygı duyacaksınız. Toplum sokakta “Önder” derken, siz isminin söylenmesini bile yasaklar ve suç sayarsanız, o zaman toplumu yönetemezsiniz.
Örneğin KCK adı altındaki operasyonlara bakalım. Üç yıldır yedi bin civarında Kürt siyasetçisi, aydını, sanatçısı ve yazarının tutuklandığı belirtiliyor. Adeta kim bilinçlenip örgütlenmişse hemen tutulup zindana konulduğu anlaşılıyor. Zindanlar yeniden Kürt tutsaklarla dolup taşıyor. Bu durum bir 12 Eylül rejimi altında yaşanmıştı, bir de Çiller yönetimi altında. Artık hiçbir Kürt evinde rahat oturamıyor, gece sakince yatamıyor. Çünkü her an evi basılabilir ve tutuklanıp zindana götürülebilir. Nitekim bazı geceler otuz şehirde birden baskın yapılıyor. Bazı günler yüzelliden fazla insan savcılığa götürülüyor. En az kırk-elli tanesi tutuklanıyor.
Artık ceza yasalarımıza göre Molotof kokteyli de patlayıcı bomba ayarında sayılıyor. Basın açıklaması veya protesto yürüyüşü yapmak en ağır suç olarak görülüyor. Polisin bunları yapanlara sokakta nasıl düşmanca saldırdığını her gün TV’lerde izliyoruz. Yaşlı kadınlar, analar çiğneniyor, taş atan çocukların kolları kırılıyor. Türk polisi gösterilerde gaz kullanmada dünyada birinci hale geldi.
Kürtlere karşı polisin hiçbir müsamahası ve iyi niyetli davranışı yok. Adeta gestapo gibi saldırıyor. Tam bir Kürt düşmanı olarak eğitildikleri anlaşılıyor. Irkçı ve faşisttirler. Bu güçleri Kürtlerin “Güvenlik kuvveti” olarak görmeleri ve onları dikkate almaları mümkün mü? Polis halka öyle yaklaşmıyor ki, halk da polisi böyle görsün!
Bir de dağlarda olup bitenler var. Aslında dağlarda nelerin nasıl olduğunu toplum pek fazla bilmiyor da. Roboski katliamı toplumumuzu olup bitenleri biraz görür ve anlar hale getirdi. Bir de başta Malatya olmak üzere birçok ilin morgları önünde Kürt ana ve babaların bekleyişleri.
Şimdi morgların önünden feryatlar yükseliyor. Bedenleri kavrulmuş ya da parçalanmış olduğu için anne ve babalar çocuklarını seçemiyor. Canlarından çok sevdikleri kızlarını veya oğullarını tanıyamıyor. İşte bunlar dağlarda yaşanan AKP vahşetini biraz görülür ve anlaşılır kılıyor.
AKP Hükümeti bunları sadece kendi sınırlarımız içinde de yapmıyor. Sınırımızın Irak, Suriye ve İran yakasında da fırsat buldukça aynı şeyleri yapıyor. Hatta daha fazlasını da yapmak istiyor. Aynı baskı sistemini dünyanın dörtbir yanına yaymaya çalışıyor. İşte Roj TV’nin kapattırılması örneği ortada. Avrupa’da da onlarca Kürt aydın ve siyasetçi hapiste. İspanyol boğaların gördüğü kırmızıya saldırması gibi, AKP Hükümeti de dünyanın neresinde olursa olsun gördüğü Kürde saldırıyor.
Kürtler işte bu düzeye ulaşmış bir faşist zulme karşı “Artık yeter” diyorlar. Özgürlükten başka hiçbir yaşamı kabul etmeyeceklerini belirtiyorlar. AKP’nin faşist zulmüne karşı her yerde ve son fertlerine kadar özgürlük ve demokrasi için direneceklerini ifade ediyorlar.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Zulme ve zalime(zulüm eden) karşı sonuna kadar direneceğiz” diyor. BDP öncülüğünde her yerde açlık grevlerinin başladığı görülüyor. Kürt halkı fırsat bulduğu yerde demokratik direniş çadırı kuruyor. Çocuklardan yaşlılara kadar bir toplum faşizme karşı direniyor. Özgürlük istiyor, demokrasi istiyor. Dünya sesimizi duysun istiyor.
Direnen sadece sınırlarımız içindeki Kürtler de değil. Sınırımız dışındaki, Irak’taki, İran’daki, Suriye’deki, Avrupa’daki, Asya’daki Kürtler de “AKP faşizmi sona ersin” diye direniyor. Avrupa’daki tanınmış Kürt aydın ve sanatçılarının günlerce sürdürdükleri yürüyüş ve Strasbourg’ta 18 Şubat günü düzenledikleri miting dikkat çekiyor. Belliki her yerde özgürlük isteyen Kürdün kalbi mücadele meydanlarında atıyor.
Dahası da var. Direniş sadece dışardaki Kürtlerle de sınırlı değil. AKP’nin zindanlara doldurduğu binlerce Kürt de direniyor. 12 Eylül faşizmine karşı olduğu gibi, AKP faşizmine karşı da yeni bir Kürt zindan direniş dalgası başlıyor.
Kulakları çınlasın, Başbakan Tayyip Erdoğan Diyarbakır E-Tipi zindanı önünde ağlamış, “Duvarların dili olsa da buralarda yapılan işkenceyi anlatsa” diyerek duygu sömürüsü yapmaya çalışmıştı. “Ben size daha iyi cezaevi yapacağım” diyerek de Diyarbakırlılara da vaadde bulunmuştu. Şimdi Tayyip Erdoğan’ın yaptığı o “iyi cezaevi”nde de Diyarbakırlılar ve Kürtler direniyorlar. Geçmişte 12 Eylül işkencesine karşı direndikleri gibi, şimdi de AKP faşizmine ve işkencesine karşı direniyorlar. Hem de bu direnişe seçilmiş milletvekilleri, belediye başkanları, parti yöneticileri öncülük ediyor.
Kürtler zindanda, sokakta ve dağda 12 Eylül faşizmine karşı direndikleri gibi, şimdi AKP faşizmine karşı da direniyorlar. Başbakan Tayyip Erdoğan, Kürtlerin 12 Eylül faşizmine karşı direnişini benimsediği halde, aynı Kürtlerin AKP faşizmine karşı direnişlerine “Faşizm” diyor. Başbakan Tayyip Erdoğan’a göre, Kürt direnişi 12 Eylül faşizmine karşı olursa “İyi” oluyor, ama AKP faşizmine karşı olursa “Kötü” oluyor. Hatta Kürt direnişinin kendisi “faşizm” oluyor! Bu tutumun ve sözün ciddiye alınacak bir yanı var mı?
Kürt direnişinin önümüzdeki haftalarda ve aylarda yayılarak gelişeceği anlaşılıyor. Zaten otuzbeş yıldır sürüyor. 15 Şubat’tan sonra ise daha da arttığı gözleniyor. Belliki 8 Mart’larda, Newroz’larda, 1 Mayıs’larda daha da büyüyeceğe benziyor. Aslında tüm demokratik güçlerin ve toplumumuzun bu gerçeği iyi görmesi gerekiyor. Kürt direnişi, aynı zamanda Demokratik Türkiye direnişidir. O halde gelişen Kürt direnişini sahiplenmek tüm demokratik güçlerin boyun borcudur. Kürt direnişi sahiplenildiği oranda Türkiye demokratik toplum mücadelesi gelişecektir. O zaman görevimizi doğru bilelim ve sahip çıkalım!...