Her güne yeni bir sarsıntıyla başlayalı bir hayli zaman oldu. İki yıllık diyalog sürecinin oluşturduğu barış iklimi, Suruç Katliamı ardından hızla yerini savaş ve şiddet iklimine bıraktı. Bu öylesine hızla gelişti ki, birçok insan 'bu geçici bir dönemdir' algısından kurtulamadı. Halen de Türkiye'de yaşayan büyük bir kesimde bu algı tam olarak aşılmış değil. Bir iktidar bu kadar hızla değişebilir miydi, bu kadar yıkıcı ve saldırgan olabilir miydi? Kürtler için durum daha anlaşılır olsa da, bu kadar hızlı alt üst oluş yine de bir şok etkisi yarattı anlaşılan. Türkiye toplumunda ise önemli bir kesim uzun süre yaşananların tam olarak ayırdına varamadı.

Fakat şimdi taşlar daha net yerli yerine oturuyor. En son Davutoğlu'nun AKP'den kovulması ile birlikte AKP ve Erdoğan'ın amacı daha fazla görünür oldu. Amaç kesinlikle toplumun huzuru, refahı, geleceği değil. Bunca milliyetçi söylemlerle MHP ve CHP'yi yanına çekmiş olsa da sorun ülkenin bekaası değil. Herşey, herkes, hepsi Erdoğan'ın bekaası için. Zaten Erdoğan 'ben gidersem devlet çöker' dememiş miydi? Devletin bütün kurumlarını denetimine aldığı, kendi hizmetine soktuğu için Devlet=Erdoğan'dır. Bu algıyı toplumun bir kesiminde de kanıksattı. Kimi korkularıyla, kimi bizzat Erdoğan'a suç ortaklığı yaptığı için, kimi de gerçekten inanarak suskun, sessiz veya destekliyor. Davutoğlu krizinde birçok kesim Davutoğlu'nun Cumhurbaşkanı'na tavır almamasına öfkelendi. Oysa Davutoğlu tavır almazdı, alamazdı. Çünkü Erdoğan'ın suç ortağıdır. 'Cumhurbaşkanımızın onuru, benim onurumdur' demesi boşuna değildir.

Davutoğlu krizi de göstermektedir ki Erdoğan kendi hedefleri konusunda oldukça ısrarlı ve hiçbir değer yargısına, hukuka, yasaya aldırış etmeden ilerlemek istiyor. AKP, MHP ve CHP konusunda da başarılı oldu. Başarılı olmadığı tek alan demokratik güçler cephesi. Yani HDP, aydınlar, gazeteciler, avukatlar, sendikalar gibi parti, kurum ve örgütleri yargı eliyle susturmak istiyor. Kürdistan'daki başarısızlığını ise katliamları ve kentleri yıkarak aşma çabasında.

Erdoğan bir yıldır, yıkıcı, bölücü, parçalayıcı gündemlerle toplumun günlük yaşamını belirliyor. Kendisine muhalefet eden herkese saldırıyor, suçluyor, mahkum ediyor, yargılatıyor.

Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi sonunu da hızla hazırlıyor. Çünkü zirveye yaklaştıkça sona da yaklaşıyor demektir. Hele de zirve diktatörlük zirvesi ise başka türlü düşünmemek gerekiyor. 

Böylesi bir dönemde HDK ve DTK öncülüğünde birçok demokrasi gücü 'Darbeye hayır', 'Diktatörlüğe hayır' deklarasyonu açıkladı ve deklarasyon kapsamında kampanya başlatıldı. Zamanlama olarak isabetli olan bu kampanya, başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye'nin bütün muhalif kesimlerinde karşılık bulursa önemli sonuçlar doğurabilir. Bunun koşulları mevcut. Çünkü demokratik muhalefete fazlasıyla dokunuluyor. Toplum bu kaotik ortamdan çıkış arayışında. Kimi sessiz, kimi devingen ama son tahlilde götürülemez olduğunun farkında. 

Kaotik ortamlarda bir kıvılcım her şeyi değiştirebiliyor. Küçük bir devinim inanılmaz sonuçlar yaratabilir. Bu kampanya bu kıvılcım olur mu? Bunu zaman gösterecek. Fakat zamanın gösterdiği deneyimler var. 

Kürt halkı Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanlarından büyük sonuçlar çıkardı. 

Toplumsal örgütlülük ve bilinç düzeyinde önemli bir gelişim sağladı. Bunu Kobanê direnişinde görmüştük. Cizre, Sur, Nusaybin, Gever direnişlerinde de bu somutluk kazandı. Kürtlerin imha ve inkarı kabul etmedikleri, bu konuda büyük bedelleri göze aldıkları anlaşılıyor. Yine Türkiye halklarının önemli bir kesiminde sorunun Kürtler, Ermeniler, Aleviler, sosyalistler gibi toplumun farklı kesimlerinden kaynaklanmadığı, esas sorunun devletin zihniyeti ile ilgili olduğu da daha anlaşılır hale geldi. Geriye bu parçalı muhalefetin biraraya gelmesi kalıyor. Gelir mi biraraya? Başka da çıkış yok gibi.