* Türkiye’de tanısı konmuş, konmamış toplam 2 milyon 158 bin 150 kişilik bir hasta grubu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Bu sonuç ise Türkiye’de kullanılan testlerin özelliğinden, tanı kriterlerinden çıkardığımız bir sonuç.
* Oysa, Bakan her gün PCR testi hem pozitif hem de negatif çıkmış olan COVID-19 tedavisi gören hasta sayısını açıklayabilir. Nedendir bilinmez, bu konuda sansürü-karartmayı tercih ediyorlar. Olası olgu sayılarından asla haberdar değiliz.
* Belediyelerden edinmiş olduğumuz bilgilere göre Ankara, İstanbul, İzmir, Adana ve Eskişehir’de örneğin, ölüm nedeni bölümleri genelde boş. Ölüm şekli nedenine de “bulaşıcı hastalık” (doğal ölüm) yazılarak hazırlanıyor bu belgeler.
* Sayın Fahrettin Koca’nın ilân etmiş olduğu, 2 binin üzerindeki doğrulanmış COVID-19 hastalarının içinde ölenler kadar, ölüm belgesinde ölüm nedeni COVID-19 yazılan bir vakaya henüz denk gelmedik maalesef.
ZABEL MİRKAN
Halk Sağlığı ve Epidemiyoloji uzmanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, “Türkiye’de tanısı konmuş, konmamış toplam 2 milyon 158 bin 150 kişilik bir hasta grubu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Bu sonuç ise Türkiye’de kullanılan testlerin özelliğinden, tanı kriterlerinden çıkardığımız bir sonuç” diye konuştu.
Hamzaoğlu, Türkiye'de hala doğrulanmış olgu sayılarının açıklandığı, olası olgu sayılarından asla haberdar olmadığımıza dikkat çekti ve ekledi: “Oysa, Bakan her gün PCR testi hem pozitif hem de negatif çıkmış olan COVID-19 tedavisi gören hasta sayısını açıklayabilir. Nedendir bilinmez, bu konuda sansürü-karartmayı tercih ediyorlar.”
“Sosyal mesafe” gibi kavramların iktidarlar tarafından kullanışlı hale gelebileceğini söyleyen Hamzaoğlu, bu kavramların salgınla mücadelede tıbbi karşılıkları olmadığını; bu kavramları kullanırken ve sokağa çıkma yasağı gibi taleplerle iktidarlar “gönüllü tahakkümler” kurmak isterken, dikkatli olmamız gerektiği konusunda ise herkesi uyarıyor.
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ile Covid-19’un Türkiye ve dünya genelindeki seyrini, Türkiye özelinde açıklanan vaka oranını, Avrupa’nın pandemi sürecinde neden bu kadar kayıp verdiğini konuştuk.
İstanbul Tabip Odası üyeleri için gerçekleştirilen seminerde, bilimsel verilere dayanarak Türkiye’deki vaka sayısının 2 milyon 158 bin civarında olduğunu söylediniz. Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı vaka sayısı ile bu sayı arasındaki uçurumu nasıl açıklıyorsunuz?
Sözkonusu sunumda da paylaşmaya çalışmıştım. Öncelikle Sağlık Bakanlığı klinik olarak hastalık tanısı koyup, ilaç tedavisi başlattığı hastaların önemli bir kısmını hastaneye yatırıyor bir kısmını ise eve gönderip orada tedavi altına alıyor. Son dönemde yeni bir uygulama ile de “izolasyon merkezleri” kurmaya başlandı. Hastane tedavisi gerekmeyenler, evde birlikte yaşadığı kişilere hastalığı bulaştırmasın diye bu merkezlere gönderiyorlar ve ilaçla tedavilerine devam ediliyor. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın protokolü gereği ilaçla tedaviye başlanan herkes (ateş, öksürük, nefes darlığı gibi belirtileri olan ve/veya radyolojik olarak zatürresi olan), Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre “olası COVID-19 hastası.” Bakanlık, COVID-19 tedavisine başlanan herkesten numune alınıp PCR testi yaptırıyor. PCR testiyle, alınan materyalin içinde COVID-19 hastalığının etkeninin, virüsün, RNA zincirindeki bir bölümün varolup olmadığı inceleniyor. PCR test sonuçları pozitif çıkan “olası hastalar”, Sağlık Bakanlığı tarafından her gün “bugün saptadığımız hasta sayısı” olarak açıklanıyor. Ve hem klinik bulguları hem de test sonucu pozitif olan bu hastalar “doğrulanmış vaka” olarak adlandırılıyor. Açıklanan ölümler de doğrulanmış bu hastalar arasından kaç kişinin öldüğünü gösteriyor.
Öte yandan şunu da biliyoruz: Hasta oldukları kabul edilip ilaç tedavisine başlanan kişilerin önemli bir bölümünde PCR test sonucu maalesef, negatif çıkıyor. Bunlar yanlış negatif sonuçlar. Dünya genelinde, COVID-19’lu 100 hastaya yapılan PCR testi ortalama 60’ında pozitif çıkıyor. Başka bir ifadeyle, hasta olmalarına karşın 40 kişinin testi negatif çıkıyor. Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı kullandığı testin bu özelliğiyle ilgili resmi bir açıklama yapmış değil. Ancak, oluşturduğu Bilim Kurulu’nun bazı üyeleri ülkemizde uygulanmakta olan PCR testi ile 100 hastadan ancak 40-50’sinde test pozitif olarak çıktığını ifade edebiliyorlar. Zaman zaman bu sayının 20’lere kadar düştüğü yine aynı üyeler tarafından maalesef katıldıkları televizyon programlarında kamuoyuyla paylaşılıyor.
Sağlık Bakanı tarafından bazen basın açıklamasıyla, çoğunlukla da Twitter hesabı üzerinden her günkü “doğrulanmış hasta” sayıları duyuruluyor. Diğer bir deyişle Bakan, COVID-19 tanısı nedeniyle çoğunlukla hastanede yatırılarak tedavi edilen hastalardan PCR test sonucu negatif gelenleri açıklamıyor. Kamuoyu kaç kişinin ilaç tedavisi almakta-hasta olduğunu bilemiyor. Eğer, açıklandığı gibi, ülkemizde uygulanan PCR testi hastaların ancak yüzde 20’sinde pozitif çıkıyorsa, Bakan’ın “doğrulanmış olgu sayısı” olarak açıkladıkları tedavi gören hastaların yalnızca beşte birini oluşturuyor. Diğer bir ifadeyle COVID-19 hastalığı nedeniyle ilaç tedavisi gören hastaların toplam sayısını bulabilmek için, Bakan’ın açıkladığı sayıyı beşle çarpmamız gerekiyor.
Bu saptamalardan hareketle, seminer kapsamında yapılan hesaplamada Bakan’ın 19 Nisan 2020 tarihinde açıkladığı “doğrulanmış olgu sayısı” üzerinden, öncelikle kaç kişinin ilaçla tedavi edilmekte olan COVID-19 hastası olduğunu hesapladık. Ulaştığımız hasta sayısı 431.630 kişi. Bir de şunu biliyoruz: Hastaneye yatırılma, ilaçla tedavi edilme gereksinimi olan hastalar, toplam hastaların %20’si civarında. Hastaların önemli bir bölümü normal bir şekilde hayatlarına devam ediyorlar.
Bunlara asemptomatik diyoruz. Yani, herhangi bir hastalık belirtisi olmuyor bu insanlarda. İlaç tedavisi alanların tümü, testi negatif ve pozitif çıkanların tümü toplumdaki hastaların yaklaşık %20’sine denk geldiği için, 19 Nisan 2020 tarihi itibarıyla sayın Koca’nın yaptığı açıklamaya göre, Türkiye’de tanısı konmuş, konmamış toplam 2 milyon 158 bin 150 kişilik bir hasta grubu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Bu sonuç ise Türkiye’de kullanılan testlerin özelliğinden, tanı kriterlerinden çıkardığımız bir sonuç. Tabii bir de tüm dünyada hastaların hastane tedavisi gerektirme payı üzerinden yapmış olduğumuz bir hesaplama. Oysa, Bakan her gün PCR testi hem pozitif hem de negatif çıkmış olan COVID-19 tedavisi gören hasta sayısını açıklayabilir. Nedendir bilinmez, bu konuda sansürü-karartmayı tercih ediyorlar.
Bilindiği üzere açlık, aşırı yorulma ve yetersiz beslenme koşulları virüsün yaygınlaşması için uygun zemin hazırlıyor. Ancak baktığımızda bu koşulların hakim olduğu Türkiye, İran ve Çin gibi ülkelerde vaka sayısı diğer ülkelere oranla daha az. Bunun nedeni nedir?
Evet söylemiş olduğunuz koşullar hastalığın ortaya çıkışı, etkenin hastalık yapma riskini arttırma/azaltma özelliğine sahip; ancak tek başına yeterli değil bu koşullar. Ülke bazında baktığımızda salgını yönetme ve salgına hazırlık süreçleri de son derece önemli. Hazırlık sürecinden kastettiğim şu: Hastaneleri, insanların yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri, insanların sağlık hizmetleriyle buluştukları noktalar dediğimiz birinci basamak sağlık hizmetlerinin sunulduğu birimleri (Türkiye’deki adıyla Aile Hekimliği Birimleri ve İşyeri Hekimliği), idari olarak da İlçe Sağlık Müdürlükleri ya da eski adıyla Toplum Sağlığı Merkezleri’nin hazırlanması. Hastanelerde, özellikle COVID-19 hastaları için, farklı şekilde karşılanma, tanı süreçlerini yürütme işlemleri gibi süreçlere hastanelerin hazırlanması ve sağlık çalışanlarının bu süreçle ilgili bilgilendirilmesi gerekirdi. Özellikle çalışma koşulları ve çalışma saatlerinin düzenlenmesi gerekirdi.
Ülkemizde dikkat çeken bir şekilde, sağlık emekçilerinin kişisel koruyucularının çalıştıkları kurum tarafından uygun nitelik ve nicelikte sağlanması gerekirken bu konuda büyük aksaklıklar yaşandı. Bir kısmı kendi paralarıyla, hatta karaborsadan almak zorunda kaldılar. Tüm bunlar bahsetmiş olduğunuz ülkelerde tanısı konan hastaların sayısını değiştiriyor. Bir de az evvel de konuştuğumuz gibi, ülkemizde hâlâ doğrulanmış olgu sayıları açıklanıyor, olası olgu sayılarından asla haberdar değiliz.
Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü’nün tanı koyma kriterlerine uyuyor görünüyor mu? Uymuyorsa bunun bir yaptırımı olur mu?
Dünya Sağlık Örgütü’nün hiçbir ülkeye yaptırım uygulama gibi bir yetkisi yok. Biliyorsunuz, Birleşmiş Milletler’in bir yapılanması Dünya Sağlık Örgütü. Burada da hükümetler arası ilişkiler bağlamında yürüyor süreçler. “Uluslararası gelenek” diyebiliriz buna. Ama önerilerine uyulması en azından bu ülkelere yönelik olarak dünya kamuoyunda bir prestij sağlıyor. Türkiye’de ise tanı koyma kriterleri ile ilgili bir sorun yok. Hastalık tanısını başarılı bir şekilde koyuyor Türkiye. Ama kaç kişiye hasta olup ilaç verdiğinin bildirimini yaparken sorun yaşıyoruz. Sorundan kastım şu: Bilmiyoruz. Yukarıda da bahsetmiştim. Normal koşullarda tedavi ettikleri, tedavi ihtiyacı olan herkesi hasta olarak kabul etmeleri gerekiyor. PCR test sonuçları pozitif gelenleri doğrulanmış hasta kabul edip bu ikisinin sayısını bildirmesi gerekiyor.
Dünya Sağlık Örgütü ise PCR pozitif gelenleri “doğrulanmış hasta”, PCR testi negatif gelenleri de “olası hasta” kabul ediyor. Ancak her ikisinin de bildiriminin yapılmasını istiyor. Ayrıca, ölüm sayısı bildirimini de yalnızca doğrulanmış hastalar arasından ölenlerin değil, olası hastalar içinden de ölenlerin “ölen hasta” olarak bildirilmesini istiyor. Kaybedilen hastalarımıza hekim arkadaşlarımız ölüm raporu düzenliyorlar. Klinik ve PCR test sonucu pozitifse COVID-19, PCR sonucu negatifse şüpheli COVID-19 ölümü yazıyorlar. Ama bu cenazelerin hastaneden çıkış sürecinde TÜİK adına düzenlenen bir belge var: “Ölüm Belgesi”. Bu belgede iki bölüm var, ölüm şekli ve ölüm nedeninin sorulduğu bölümler. Türkiye’de en azından bugüne kadar belediyelerden edinmiş olduğumuz bilgilere göre Ankara, İstanbul, İzmir, Adana ve Eskişehir’de örneğin, ölüm nedeni bölümleri genelde boş. Ölüm şekli nedenine de “bulaşıcı hastalık” (doğal ölüm) yazılarak hazırlanıyor bu belgeler. Sayın Fahrettin Koca’nın ilân etmiş olduğu, 2 binin üzerindeki doğrulanmış COVID-19 hastalarının içinde ölenler kadar, ölüm belgesinde ölüm nedeni COVID-19 yazılan bir vakaya henüz denk gelmedik maalesef.
Siz bir halk sağlığı uzmanı olarak Sağlık Bakanı’nın açıkladığı gibi vaka oranında bir düşüş, yoğun bakım servislerinde yoğunluğun azalması gibi bir tablodan bahsedebiliyor musunuz? Bayramdan sonra normale dönülebilir öngörüleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bunu iki boyutuyla ele alalım. Bir ülkedeki vaka sayısının artması ya da azalması, hastanedeki tedavilerle ilişkili değildir. Hastane koşulları tanısı konmuş hastaların tedavi edilmesi, iyileştirilmesi ya da tedavi konusunda aksaklık olursa normal koşullardan yoğun bakım koşullarına geçiş gibi süreçleri içerir. Bugüne kadar, izlediğimiz kadarıyla en azından, hastaneye ulaşıp ilaç tedavisi gören ve Türkiye’de izlenen tedavi protokolünü alan hastaların önemli bir bölümünün tedaviye olumlu yanıt verdiği ve bu süreçte de yoğun bakım gereksiniminin azaldığı izlenimine sahibiz.
Bakanlığın açıkladığı sayılar ve sahadaki arkadaşlarımızın gözlemleri de bunu gösteriyor. Ama şunu söylemek istiyorum: Bu durum hastaneye gelip tedavi sürecine giren hastaların durumunu izah ediyor. Hasta sayısı ne kadar? Az evvel de söyledik, dünya genelindeki hastaların %30’a yakını hiçbir belirti göstermiyor. Önemli bir bölümü de hafif belirtiler gösteriyor. Bunların toplamı, yaklaşık olarak %80’e yakını neredeyse hiç hastaneye gelmemiş oluyor. Böyle olunca da hastalığın boyutu nedir, açıklanan verilerle bunu tahmin etmek mümkün değil. Bunu sağlayabilmek için hastaneye gelip tedaviye başlanan bütün hastaların yaşam ve çalışma alanlarında kimlerle temas ettiği, hastalığın kimlerden bulaştığı gibi sorulara yanıt verecek filiyasyon dediğimiz sürecin uygulanması gerekir. Temaslılara testler yapılarak hastalık şüphesi için bu insanların taranması gerekir. Bu sayede de hastalık nasıl bir seyir izliyor bilmemiz gerekir.
Sizce pandemi süreci Türkiye’de ve dünyada nasıl bir seyir izleyecek?
Bu sorunun yanıtı çok bileşenli. Bu süreci belirleyecek en temel özellik, hastalığı yapan etkene ait özellikler. Örneğin bu etken hastalık yaptığı kişilerde bağışıklık sağlıyor mu ve bu bağışıklığın süresi ne kadar, bunları bilmemiz önemli. Etken kalıcı bağışıklık sağlıyorsa hastalığı geçirenin bir daha geçirmesi mümkün değil. İkincisi ise etkenin bulaşıcılığı. Bugüne dek bulaşıcılığının yüksek olduğuna dair önemli bilgiler vardı. Ancak bu hafta bazı bilim insanlarının çalışmalarının sonuçları yayınlandı. Ve buna göre örneğin İsviçre’nin başkenti Cenevre’de herhangi bir yakınması olmayan kişilerin vücutlarında bu etkene karşı bağışıklık olup olmadığına bakılmış ve çok düşük sayıda insanın vücudunda antikor bulunmuş. Bu önemli bir gelişme. Bugüne dek bildiğimiz bilgiler çerçevesinde ve kabul ettiğimiz doğrularla, belirti olmadan da hastalık geçirilebiliyor ve virüs hızlı bir şekilde bulaşıyor bilgisine dair şüpheler ortaya çıkarıyor. Öyle olmasaydı, Cenevre’de hasta sayısının çok fazla olması nedeniyle, toplumun diğer üyelerinde de bu etkene karşı koruyuculuğun, yani antikorun varlığı tespit edilirdi.
Bu dönem bir yönüyle son derece muğlak olabiliyor. Etkene yönelik bildiklerimiz üzerinden gidiyoruz; ama bunlara yönelik şüphe uyandıracak çalışmalar da var. Çünkü etkene dair bildiklerimiz sınırlı.
Koronavirüs ailesini 1960’tan beri tanıyoruz; ama SARS-CoV-2 olarak bilinen COVID-19 hastalığının etkenine dair bilgiler maalesef Ocak ayından beri elimizde. İkincisi ise ülkelerin salgın yönetimiyle ilgili attıkları adımlar. Hem tedavi süreçleri, hem şüpheli temaslıların ayrılarak özel koşullarda izlenmesi (karantina), hastaları sağlıklılardan ayırma (izolasyon) vb. gibi salgınla mücadelede uygulama farkları da bunu belirleyecek. Ve Türkiye için bir süre verip “şu kadar hafta sonra” yükseliş duracak, bir sıçrama yapacak sonra yavaşlayacak gibi bir değerlendirme yapmak için bir bilim insanı olarak gerekli bilgilere sahip değilim. Sağlık Bakanı dışında kimse bu bilgilere sahip değil. Ben bu bilgilere sahip olmadan herhangi bir bilimsel öngörüde bulunamam, böyle bir soruyu yanıtlamam da haliyle mümkün değil.
COVID-19 salgınının dünya genelindeki yükünün neredeyse yarısını Avrupa omuzlarında taşıyor. Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinden tutalım da bu ülkelerin bağlı olduğu uluslararası kurumların bu gidişata dur diyememesine kadar; bu durum bize ne anlatıyor?
Aşamalı olarak gidecek olursak, 1980’li yıllardan itibaren tüm dünyada sağlık sistemlerinde “sağlık krizi” yaşandığı gerekçesiyle önemli değişiklikler yapıldı. İnsanların yaşam ve çalışma alanlarında hizmet sunan örgütlenme modeli değiştirildi. Örneğin Küba’da doğru işleyen bir aile hekimliği sistemi var. Her mahallenin bir aile hekimi ve o hekimin birlikte çalıştığı bir sağlık ekibi var. Bu mahallede ne olursa, her şey o sağlık ekibi tarafından görülebiliyor ve izlenebiliyor. Biz buna bölge ve nüfus tabanlı örgütlenme diyoruz. Aynı zamanda kişiye ve çevreye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri yine aynı kurum tarafından sunuluyor. Yani kişinin hem aşısı yapılıyor hem gebe muayenesi, izlemleri yapılıyor hem de o mahallenin suyu, çöpü, okulları, çocuk parkları gözlemlenerek toplu yaşam alanları o sağlık kurumunun bilgisi dahilinde işliyor.
Dünyada ise 1980’lerle birlikte Dünya Bankası, IMF, Dünya Sağlık Örgütü’nün katkılarıyla birinci basamak sağlık hizmetlerinde bölge ve nüfus tabanlı örgütlenme modeli terk edildi. Onun yerine hekime kayıt olunan modele geçildi. Günümüzde bir ailede beş kişi varsa, o aile üyeleri beş farklı hekime kayıt olabiliyor. Örneğin aile Üsküdar’da yaşıyor ve üyelerden biri Üsküdar’daki hekime kayıtlı, diğeri Kadıköy’deki, bir diğeri ise Beşiktaş’taki... Kişi ihtiyaç duyduğunda o hekimlere gidiyor. Ama o hekimin bu insanların bulunduğu yerle, yani ailenin bütünüyle ilgili herhangi bir bilgisi olmuyor. Dünya genelinde, bütüne vakıf olunan bir sağlık sürecinden ve sisteminden mahrumuz. Bu genelin önemli bir bölümü ise Avrupa ülkelerini kapsıyor. Birinci gerekçenin bu olduğunu söyleyebiliriz.
İkincisi ise yaşam alanlarındaki nüfus yoğunluğu ve kentlerin bu denli “sıkışık” hale gelmesi. Yoğunluğun fazla olduğu yerlerde bulaşıcı hastalıklar çok daha hızlı yol alır. Başlangıçta özel hastaneler de kamu tarafından bu sürece entegre edilmediler, edilemediler. Bir diğeri de tabii ki demografik özellikler. Avrupa, dünya genelindeki en yaşlı nüfus oranına sahip toplumlardan biri. Türkiye’de 65 yaş üzerinin nüfustaki payı %9 civarındayken, İtalya’da bu oran %23’leri geçiyor, buranın neredeyse üç katına yakın bir orandan bahsediyoruz. Hastalığın etkisi yaşa göre değişiyorsa, ki böyle görünüyor, Avrupa’da hastalık nüfusun yapısına göre daha ağır seyrediyor. Bunun dışında salgın yönetiminin de bu farklılıkları belirleyeceğini unutmamamız gerekiyor.
Birçok araştırma, salgını insanın doğayı tahakkümü altına almasının tetiklediğini gösteriyor. Siz bu yaklaşıma katılıyor musunuz? Vahşi hayvanların yaşam alanlarını ve doğayı talan etmenin sonucuna mı katlanıyoruz?
Yaklaşıma tabii ki katılıyorum. Ancak bu belirlemeler bütünü açıklamıyor. Parçayı açıkladığı ise kesin. Esas sorun kapitalizmin kendisi. Pandemi ilanıyla birlikte, bir maske karaborsası oluştu örneğin ülkemizde. Talep birden arttı, arz da sınırlı olunca, fiyatı artırıyorlar. Esasen kapitalizmin doğası bu. Liberalizmin gerçeği bu. Ve kapitalizm salgın ya da başka bir hastalık dinlemiyor. Günümüzde insanlar insan gibi, hayvanlar hayvan gibi yaşayamadığı için bunlar yaşanıyor. Neoliberal politikaların bize hediyesi bu. Nasıl ki iklim krizi sözkonusu ve bu ne pahasına olursa olsun, fosil yakıtlardan ve kârı en çok nasıl arttırırız mantığından vazgeçilememesi nedeniyle yaşanıyorsa, burada da benzer bir durum sözkonusu. İnsanların beslenme gereksinimleri, yaşam alanları gereksinimleri karşılanmadan neredeyse köle gibi çalıştırılarak yaşamaya mahkûm edilmeleri tüm bu koşulların ortaya çıkması için yeterli.
2009’daki domuz gribi pandemisi ile, 2020’de yaşadığımız COVID-19 pandemisinin temel etkeni aynı: Kapitalizm. O dönem de domuzlar domuz gibi yaşayamıyordu. O etken (H1N1) de o influenza grubundan bir virüstü ve sadece domuzlarda hastalığa neden oluyordu. Sonra domuzlardan insana ve insandan insana geçerek hastalık yapmaya başladı. COVID-19’un ortaya çıktığı yer olarak bildirilen Vuhan’da dünyanın 500 büyük şirketinden 230’unun fabrikası olduğunu biliyoruz. İşçiler haftanın altı günü fabrikada yatıp kalkıyorlar.
Bu 21. yüzyılın “kölelerinin” vardiya değişimlerine yatakhanelerden makine başına gittiklerini biliyoruz. Yaşam koşullarının kötülüğü, eşitsizlikler ve bunun yaşamın tüm alanlarına sirayet ediyor oluşu tüm bu süreçleri tetikliyor. Ve daha önce insanlarda hastalık yapmayan etkenler artık hastalık yapar hele geliyor.
Ancak şunu unutmayalım, hiçbir bakteri veya virüs insanda ya da hayvanda hastalık üretme amacına sahip değil. Kendi canlılığını sürdürmek için çaba gösterir virüsler. Şu ana dek bildiğimiz kadarıyla virüslerin yaşamda kalabilmesi için canlı bir hücreye gereksinimi var. Bir canlı hücreden mahrum kalırsa çoğalma özelliği, kendi genetik yapısını kopyalama özelliğini kaybediyor. Bu esasında evrimin görünen yüzü. Biz evrimi virüslerde hızlı bir biçimde görebiliyoruz. Değişen çevre koşullarına bağlı olarak genetik kopyalamayı sürdürebilmek için değişimlere uğruyor, ki bunun virüslerdeki adı mutasyon. Mutasyon dediğimiz şey evrimin kendisi. Bunun gelişimi de değişen çevre koşullarıyla oluyor. Yani bizler neden oluyoruz bu gelişime. Bu etken herkeste hastalık yapabiliyor ama korunma olanakları ve yaşam olanaklarına göre hastalığa yakalanma riski de değişiyor. Ülkelerin verilerini bir bütün olarak biliyoruz. Ama kendi içlerindeki dağılımı görmüyoruz henüz.
Ancak şunu söyleyebiliriz: Virüs patronlarda hastalığa neden oldu mu şu ana dek? Etken bulaşsa bundan bahsedebiliriz. Burada etkenin bulaşabileceği koşullar yok. Çünkü patronlar iyi bir şekilde beslenebiliyor, düzgün yaşam koşullarına sahipler. Toplu bir şekilde işe gitmek, o servislere binmek ve kalabalık ortamlarda bulunmak zorunda değiller ve kendilerini iyi koruyorlar. Ancak maalesef esnaflar, tarım işçileri, mevsimlik işçiler, küçük sermayesiyle çalışanlar, madenciler bu olanaklardan mahrum. Evet virüs biyolojik olarak çoğumuz için eşit risk barındırıyor; ama toplumsal olarak böyle bir risk eşitliğinden bahsedemeyiz. Farklı sınıfların virüsten nasıl etkilendiğini özellikle bu süreç bittikten sonra keskin bir şekilde göreceğiz diye düşünüyorum.
Şu an gündemde olan bir diğer konu ise ülkelerin sokağa çıkma yasağı uygulamaları. Çoğu siyaset bilimci ve düşünür, bu yasakların devletler için kullanışlı hâle gelebileceği görüşündeler. Salgın kısıtlamaları, özellikle totaliter eğilimlerde olan devletler için fırsat mı sizce de?
Henüz bu sabah okudum, örneğin Hong Kong’da muhalifler gözaltına alınmaya başlanmış, sokağa çıkma yasağı gerekçe gösterilerek. Kapitalizm, varlığını sürdürebilmek için rıza aracı olarak uzunca bir dönem refah artışını kullandı. Son 10-15 yılda ise değişik boyutlarda bireysel ve toplumsal şiddeti araç olarak geliştirdi. Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, bunun yazıldığı ülkelerde dahi rafa kalkmış durumda diyebiliriz. Totaliter devletler, yönetim biçimleri büyük bir yaygınlık göstererek yeni araçlar geliştiriyorlar. Bu süreçte de benzer bir biçimde maalesef “gönüllü tahakkümler” yaratmak adına adımlar atılıyor. Hastalık bulaşmasın evlerde kalalım, sokağa çıkma yasağı gelsin gibi eğilimlere yönelirken çok dikkatli olmamız gerekiyor. Ya da “sosyal mesafe” gibi kavramları kullanırken. Bunlar son derece yanlış kavram setleri. Ne sosyal mesafe ne de sokağa çıkma yasağı salgınla mücadelede kullanılan tıbbi kavramlar. Damlacık dediğimiz, ağızdan çıkan küçük su parçacıklarının içinde bulunabilen virüsün diğer kişilere bulaşmaması için kendimizi ve toplumun diğer üyelerini korumaktan bahsediyorsak tercih etmemiz gereken kavram “fizik mesafe” olmalı. Tıbbi karşılığı bu ve 1 ya da 1,5 metrelik bir mesafeyi karşılar fizik mesafe. Tam da dayanışmanın yaygınlaşması gereken bir dönemde “sosyal mesafe” gibi bir kavramı esasen sınıflar arasında, katmanlar arasında mesafeyi de çağrıştırdığı için ideolojik olarak egemenlerin yaygınlaştırmaya çalıştıkları bir kavram olarak görmek gerek. Bizim kullanacağımız terminolojide bunun yeri olmadığını düşünüyorum. Onun dışında yine “karantina”, “izolasyon-ayrı tutma” ve “ayırma” gibi kavramları bilimsel olarak bizlerin kullanması gerekir. Ancak bu kavramlar yerine diğerleri siyasetçiler ve iktidarlar tarafından yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Bu kavramları kullanırken özen göstermemiz gerekir, çünkü sürecin sonucunda bunlar, “gönüllü tahakküm araçları” olarak kalıcı hale gelebilir.