• Ulus devletler ile ortak yaşamanın asgari koşulu, Kürt öz kimliğinin ve özgür yaşamının anayasal güvenceye kavuşmasıdır. Ayrıca yasalarla belirlenecek statülerle bu güvencenin somut koşulları aranacaktır.
  • Dışa karşı ortak ulusal savunma dışındaki güvenlik işleri, Kürt toplumunun kendisi tarafından karşılanmalı. Şüphesiz HPG’yi yeniden düzenleme, yeni yasalar gerektirir. Kürdistan’ın ve Kürtlerin varlığı ve özgürlüğü, öz savunmasız olamaz.

ABDULLAH ÖCALAN*

Kürtler açısından öz savunma, yaşadıkları somut koşullara göre tarih boyunca hep büyük önem taşıdı, çünkü dolaylı ve direkt saldırılar hiç eksik olmadı. Elbette son 200 yılı aşan saldırılar, farklı bir nitelik aldı. İlkçağdan beri kabile ve aşiret birimleri halinde dağlık alanlarına dayalı olarak geliştirdikleri varlıklarını koruma, yani öz savunma sistemleri, kapitalist sisteme dayalı saldırı araçları karşısında yeterli olamadı. İlk defa varlıklarını yitirme tehlikesi gündeme girdi. Ulus devletler, Kürtler açısından sadece özgürlüklerini yitirmelerine değil, varlıklarını yitirme tehlikesiyle de karşı karşıya gelmelerine yol açtı. Siyasi sınırlar içinde ‘tek dil’, ‘tek ulus’, ‘tek vatan’ yaratma program ve eylemi, o sınırlar dahilindeki diğer diller, uluslar ve vatanların, inkâr ve imhayla karşılaşmalarına yol açtı. Kürtler, zorla bölündükleri tüm vatan parçalarında, bu ulus devletler tarafından inkâr ve imha sürecine alındı. Kürtleri ve Kürdistan’ı tasfiye etmeyi, temel politika bellediler. Yetersiz kalan öz savunma direnişleri kırılınca, sıra toplumun çökertilmesi ve çözdürülmesine, asimile edilerek tasfiyesine geldi.

PKK'nin doğuşu, buna tepkiydi

Bütün yoğunluğuyla sürdürülen bu sürece tepki olarak doğan PKK, başlangıç itibarıyla esas olarak Kürt halkının öz savunma hareketidir. Önceleri ideolojik ve politik olarak yürütülen öz savunma, kısa sürede karşılıklı şiddete dayanan bir öz savunma aşamasına geçti. Başlangıçta sadece kadro ve sempatizanların varlığını savunmaya dayalı silahlı savunma, 15 Ağustos 1984 Hamlesi'yle halkı da kapsamına alarak genişledi. Halkın öz savunma savaşına dönüştü. Kürdistan’da kendi kaderi üzerinde söz sahibi olacak Kürtlerin bölgedeki dengeyi alt üst etmelerinden çekinen tüm güçler, ulus devletlerin yanında yer aldı. Buna rağmen bu direnme savaşları;

* Dayatılan inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına büyük darbe vurdu.

* Halkın kimliğine sahip çıkma ve özgür yaşama arzusunda ısrar etme tavrını kesinleştirdi.

Devletler ile yaşamanın asgari koşulu

Ulus devletlerin, Kürt halkı üzerindeki eski tasfiyeci emelleri tümüyle sona ermedi ama eskisi kadar iddiaları kalmadı. Kürt kimliğinin kabulü ve özerk yaşama saygı aşamasına gelindi. Bu, öz savunma açısından da yeni bir durumdur. Ulus devletler ile ortak yaşamanın asgari koşulu;

* Kürt öz kimliğinin ve özgür yaşamının anayasal güvenceye kavuşmasıdır.

* Anayasal güvence de yetmez, ayrıca yasalarla belirlenecek statülerle bu güvencenin somut koşulları aranacaktır.

* Dışa karşı ortak ulusal savunma dışında, güvenlik işlerinin Kürt toplumunun kendisi tarafından karşılanmalıdır.

* Dolayısıyla ilgili ulus devletler (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) iç güvenlik politikalarında önemli reformlar yapmalıdır.

Gerillanın düzenlenmesi yeni yasalar gerektirir

KCK’nin de barış ve demokratik çözümün sağlanması halinde, öz savunma güçlerini, yani HPG’yi yeniden düzenlemesi gerekir.  Bunun için şu adımlar atılmalı;

* Şüphesiz yeniden düzenlenme, yeni yasalar gerektirir.

* Eski 'Hamidiye Alayları' ve yeni ‘köy korucuları’ gibi bir sistemin söz konusu olamayacağı açıktır.

* Ulus devletler ile uzlaşmaya dayalı ve yasal olan iç güvenliğe ilişkin yeni güç düzenlemeleri yapılabilir.

Ulus devletler ile uzlaşma olmazsa

İlgili ulus devletler ile uzlaşma olmazsa tek taraflı olarak kendi demokratik ulus inşasını bütün boyutlarıyla koruma temelinde, kendi öz savunma güçlerinin nicel ve nitel durumunu yeni ihtiyaçlara göre düzenlemeye çalışacaktır. Demokratik ulus, yurttaşlarının can ve mal güvenliğinden sorumlu olacaktır. Kültürel soykırımlara kadar varan bütün ulus-devlet uygulamalarına (askeri, politik, kültürel, sosyal ve psikolojik savaşlarına) karşı sürekli savaşım halinde olacaktır. Kürdistan’ın ve Kürtlerin varlığı ve özgürlüğü, öz savunmasız olamaz.

Kürtler için 24 saat çalışmalı

Ahlâklı ve onurlu bir Kürt için yaşam, kesinlikle günün 24 saatinde varlık ve özgürlük savaşçısı olmakla mümkündür. Bunun karşılığının ölüm veya cezaevi olması, savaşın doğası gereğidir. Savaşsız bir yaşam koca bir sahtekârlık ve onursuzluktan ibaret olduğuna göre, ölüme hazır olmak veya cezaevine katlanmak da işin doğasında vardır. Cezaevi koşullarına dayanmamak yaşam gerekçeme aykırıdır. Kürtler söz konusu olduğunda ve sosyalist olduğuna da inandığında, ahlaki ve etik bir yaşam için savaşmak dışında dışarıda yapacak hiçbir şeyin ve yaşanacak bir dünyan yoktur.

Özgürlüksüz yer, karanlık bir zindandır 

Cezaevleri, ıslah olma evleri olmayıp topluma karşı ahlaki ve iradi görevlerin yetkince yerine getirilmesinin de öğrenildiği mekânlardır. Aynı hususlar dağlara çıkmış özgürlük savaşçıları için de geçerlidir. Özgürlük gerillası olmak, toplumsallığa ilişkin ahlaki ve politik görevlerini en üst düzeyde yerine getirmek; bu bilinç ve ahlaki görev içinde olmak; özgürleşmenin öz savunmaya ilişkin gereklerini yerine getirmek demektir. Özgürlük gerillası olmak, bireysel etkinlik kurmak veya iktidar olmak için değildir. Bu artık özgürlük savaşçılığı değil, iktidar savaşçılığı olur. Böyle olanların dağa çıkışı ve inişi, ahlaki ve toplumsal değildir. Zaten böyleleri, umduklarını bulamayınca kolayca ihanet eder. Toplumsal görevlerinin gereğini hiçbir alanda yerine getiremezler.

Olası bir cezaevinden çıkışta yapacağım

İçerisi kötü, dışarısı iyi; silahlısı kötü, silahsızı iyi gibi yersiz ayrımlar, varlık ve özgürlük mücadelesinin asli çabasını değiştirmez. İnsan yaşamı, ancak özgür olduğunda anlam taşıdığına göre, özgürlüksüz nerede yaşanırsa yaşansın, orası her zaman karanlık bir zindandır.

İçeride veya dışarıda, ana karnında veya fezanın herhangi bir anında ve mekânında olsun, insan yaşamı ancak toplumsal olarak özgür, farklılık içinde eşit ve demokratik yaşanabilir. Bunun dışındaki yaşam biçimleri sapaktır, dolayısıyla hastalıklıdır. Yaşamın doğruya getirilmesi ve sağlıklı kılınması için mücadele edilir. Bunun için de etik, estetik, felsefi ve bilimsel zihniyet ve irade oluşturulur.

O halde olası bir cezaevinden çıkışta her nerede olursam olayım, hangi anda yaşarsam yaşayayım, mensubu olmaya çalıştığım toplumsallık; bunun en trajik bir gerçeğini yaşayan Kürtler; Kürtlerin çözüm ve kurtuluş yolu olan demokratik uluslaşmaları için sonuna kadar gerekli olan her söylem ve eylem tarzıyla sürekli mücadele içinde olacağım doğaldır. Bunun gerekli kıldığı etik, estetik, felsefi ve bilimsel güçle büyük pay kazanan hakikat kişiliğimle yürüyeceğim, yaşamı kazanacağım ve herkesle paylaşacağım.

* Rêber Apo'nun Demokratik Uygarlık Manifestosu'ndan derlendi.

***

Tehlikeye ilk dikkat çeken Mahsum Korkmaz'dı

15 Ağustos Hamlesi, çok gecikmeli, çok da becerikli olmayan ve hazırlıklarımıza cevap vermeyen bir tarzda başlatıldı. Eylemin kendisinden ziyade tarihsel ve güncel anlamı önemliydi. Dolayısıyla sürece damgasını vurması kaçınılmazdı. Kendisini Kürdistan’daki klasik Kürt isyanlarını bastırmaya göre konumlandırmış olan Türk ordusu, mevcut strateji ve taktiklerle hamleyi hemen bastıracak güçte değildi. Klasik halk savaşlarının sıradan gerilla taktikleri karşısında bu ordunun çaresiz kalması kaçınılmazdı. İlk gelişmeler, bunu kanıtladı fakat halk savaşının gerilla taktiklerinin ustaca uygulanmasını bir yana bırakalım, sıradan bir uygulaması bile yapılmıyordu. Tarihsel bir fırsat, bir hamle boşa çıkarılabilirdi. Ülke içindeki pratik önderlik ısrarla sorumluluk üstlenmiyordu. Önderliğin dayatmaları karşısında kendiliğinden grup faaliyetleri havasına girildi.

Tehlikeye ilk defa Mahsum Korkmaz dikkat çekmişti. Kendisi ile hamle sonrasında sıkı konuşmuş ve sorumluluğun gereklerini hatırlatarak yeniden ülkeye göndermiştim. Kemal Pir’in talihsiz yakalanması gibi Mahsum’un da bana göre hâlâ aydınlatılmayı bekleyen şehadeti, hamlenin başarı şansını zayıflatıyordu. Bunun üzerine pratik önderlik konumunda olanları yanımıza çağırdık. Kendilerine o kadar öfkeliydim ki, tamamına katılma gereği duymadığım 1986 Kongresi’ni yaptırarak birçoğunu Avrupa’ya yolladım. 1987’den 9 Ekim 1998'de Suriye’den ayrılana kadar, müthiş ve ardı arkası kesilmeyen hamleleri bizzat hazırlayıp harekete geçirerek, dayatılan oportünizmi ve bunu çok iyi kullanan JİTEM ve kontrgerillayı boşa çıkarmaya çalıştım. Mücadelede süreklilik ve güç büyümesi sağlandı. Bu çabalar kendi başına zaferi sağlayamazdı, ancak oportünizmin olumsuz etkilerini ve kontrgerillanın tasfiye planlarını boşa çıkarabilirdi. Öyle de oldu. 1998’in sonlarına geldiğimizde, tarihsel devrimci halk savaşı hamlemiz tasfiye edilememişti ama beklenen zaferin de çok gerisindeydik.