İMC TV’de de dün anlatmaya çalıştım: Çözüm süreci adı verilen süreç, gerçekte hala "çözüm" süreci düzeyine evrilmedi.
Kitab-ı Mukaddes’in birinci cümlesinde, "önce söz vardı" diye yazılır. Malum "söz"den sonra, kainat "yedi günde" yaratılmıştır. (Yedinci gün "istirahat" içindir"…)
Bizim "sürecin de başında söz vardı". Taraflar, benim okuduğuma göre, Oslo’dan da yıllar önce birbirleriyle "sözleşiyordu".
Kainat yedi günde yaratıldığı halde, bizim "süreçte", "sözden" sonra, tek bir adım bile atılmadı. "Görüşme", bir türlü "müzakereye" dönüşmedi. PKK Önderi İmralı’da tek başına, bir heyetle görüştü, Ardından HDP heyetleri gitti geldi, onlar da hükümetle ve sonra da Kandil’le görüştü durdu. Ama ortada "icraat" yok.
Aslına bakarsanız "göreşme" bile denemez bu "sürece". Çünkü "görüşme", bilindiği gibi, "mütarekeden sulh" durumuna geçmenin "şartlarında" mutabakat için yapılır. Ortada bir savaş hali var ve tek taraflı da olsa bir "mütareke" ya da "eylemsizlik" ilan edilmiş. Görüşmeler bu "mütarekeden" "barışa" giden yol haritasının tartışılmasıdır. "Sen askeri olarak şunu, diğeri de bunu yapacak, giderek karşılıklı ateşkesten, barış hükümleri imzalanacak…" Görüşme böyle…
Ama burada "iki devlet" yok. Aynı devletin içinde birlikte yaşayacak olan, savaş halinde, iki toplum var: Türkler ve Kürtler (elbette diğer etnik gruplar, diller, dinler ve mezhepler de…) Müzakere, işte bu "aynı devlet arasında birlikte yaşamanın" nasıl olacağı ile ilgili tartışmaların yapıldığı ve sonunda çözüme varıldığı bir süreç. Biz şimdi böyle bir süreçten fersah fersah uzağız. Burada müzakereden söz edebilmek için, ilk adımda, devletin, "Kürt kimliğini, dilini ve Kürtlerin kendini yönetme hakkını" tanıması şart. Bu olduktan sonra, "müzakerelerde", o kimliğin Anayasa’da "zikredilip zikredilmeyeceği, nasıl nezredileceği", "dilin" hangi ölçeklerde, nasıl eğitim konusu olacağı, kendini yönetme hakkının federasyon yoluyla mı, bölgesel, administratif özerklik yoluyla mı, kültürel otonomi yoluyla mı hayata geçirileceği tartışılacaktır.
Demek ki, henüz "görüşme" aşamasındayız ve bu "örüşmelerden" barış aşamasına bile geçilmiş değil. Savaş hali ne yazık ki devam ediyor. Ortada tek taraflı bir "ateşkes" var. Ve nasıl "KCK siyasi soykırımının" ardından ülke yeniden kan gölüne döndüyse, bugün de böyle bir tehlike var. Hükümet Kürdistan’da yeniden KCK siyasi soykırımını andıran bir "tutuklama" kampanyası sürdürüyor. Ve şu anda KCK yöneticilerinden sık sık, bu tutuklamalara karşı "misilleme" yapılacağı yönünde sözler duyuyoruz.
Eğer ortada "iki devlet" olsaydı, bu devletlerden birisi karşı tarafın birliğini basıp, onun asker ya da sivillerini "esir" aldığı zaman, diğer devlet de ona karşı "misilleme" yapma hakkını kullanırdı ve bu duruma hiç kimse itiraz da etmezdi. Bizde iki devlet yok ama iki taraf arasında savaş var.
İMC’de yaptığım konuşmada, "ama dedim, ‘tutuklama savaşı’ bu devletin gerillayı öldürmesi, gerillanın da askeri öldürmesiyle kıyaslandığında "daha hafif" bir durum.
Ve eğer taraflar "karşılıklı öldürme" durumundan "ateşkes" ya da "eylemsizlik" durumuna geçebildiyseler, umarız olmaz ama olursa, "karşılıklı tutuklama" durumundan "tutuklamasızlık" durumuna da geçebilirler. Üstelik bu durum "tutuklananlar" hayatta olduğu için, karşılıklı öldürmelere göre daha kolay telafi edilebilecek bir durum sayılabilir.
Birisi bana sorsa, "karşılıklı öldürme ya da karşılıklı tutuklama" gibi bir ikilemle baş başa kalırsak, yani devlet tutuklamadan vazgeçmez, KCK de tutuklamayla cevap verirse, sence hangisi tercih edilmeli, karşılıklı öldürme mi, karşılıklı tutuklama mı? Ben "ikincisi ehven-i şerdir" derdim.
"Karşılıklı tutuklamaya" göre "karşılıklı öldürme" daha beter bir şey olduğuna ve devlet buna rağmen "karşılıklı öldürme" sürecini "askeri bir ateşkesle" durduğuna göre, "karşılıklı tutuklama" sürecini de yürüttüğü tutuklama kampanyasına son vererek "siyasi bir ateşkesle" durdurabilir. Ezcümle: Taraflar "ateş etmemeli", "tutuklamamalı"…