Hitler’in "Kavgam" adındaki kitabı, "insanlığa karşı işlenmiş suçlar" formülasyonu olması nedeniyle, dünyanın pek çok yerinde yasaklar listesinde. Yer yüzünde bir istisna olarak, nüfusun büyük çoğunluğu olan milyonların kitaba hiç el sürmediği Türk devletinde, daimi olarak serbest…

Oysa Türk çoğunluğu kitap okumamaya yeminli gibidir. AKP’li parlamenterlerin, İrlandalı yazar Oscar Wilde’ın adını kendilerine hakaret olarak gördükleri bir yerde, Hitler’e düşkünlük meraktan değildir.

Kitap basım adedinin sınırlı ve ortalama beşyüz tane civarın olan TC’de, yer yer 7 bin kelleye, bir kitap isabet etmektedir.

O nedenle, Hasan Cemal’in de yasaklandığı bir yerde, Hitler’in serbest bırakılması boşuna değildir. Kalabalıkların okuma fedakarlığına katlanması da "herif ne demiş?" merakından çok, Faşizmi içselleştirme, yani "ideolojisini" kavrama çabasıdır 

Bu açıdan bakıldığında, Türk devleti Hitler’in ideolojisine katkı ile düşünce özgürlüğünde dünya birincisidir. Kitap, basım üstüne basım yapıyor. Ama okunmakla kalmıyor, görüşleri dört bir yanda, Kürtler üzerinde denenerek hayata geçiriliyor.

Hitler’in evlatları S.A ve SS’ler, Yahudilere ilişkin bir iz, işaretle karşılaşıp, İbranice seda duyduklarında kendinden geçiyorlardı. AKP’nin Osmanlıları ise Kürtçe seda ile "galeyana" geliyor, katil sonra katilliğini yapıyordu.

Medyaya yansıyan son "Türk galeyanı" Uşak’ta yaşanıyordu. Eren Sömer ve Ufuk Çelik’in sokakta Kürtçe konuştukları duyulunca, derhal "galeyan deliliği" baş göstermiş, eli bıçaklılar iki genç adamı, yarı ölü yere sermişti.

Yarım kalan cinayetlerden sonra, tutuklama mı? Hayır, Hitler’in gayri meşru evlatları, her zaman ve her yerde olduğu gibi serbestti.

Hitler düşmanlarını, özel toplama kamplarına dolduruyorlardı. AKP rejimi için, Kürdistan’da bütün hapishaneleri toparlama yeriydi. Günlük tutuklu rakamı, en az on kişi ile başlıyor, 20-30’a kadar çıkıyordu.

Naziler gibi AKP’liler de, "demokrasi"yi seçimle başlatıyordu. Seçim varsa demokrasi vardı. Onun için, Beylerin beyi Recep Bey, ateş koruna basmış, ayağı yanmış yaralı hayvan gibi havayı çiftelercesine ortalıkta dönerek, "ben bir seçilmiş olarak" diye bağırıp kutsal dokunulmazlığını ilan ediyordu. Ama sıra seçilmiş Kürtlere gelince, demokrasinin kaidesi, kuralı aniden ölüyor, kendisi hafıza kaybına uğruyor, Kürtlerin seçilmişliği değersizleşiyor, kazanılmış hak ve hukuk hatırlanmıyordu.

Belediye başkanları, yerel meclis üyelerinden sonra Demokratik Bölgeler Partisi Eşbaşkanı Kamuran Yüksek de hapishaneye yollanıyordu.

Hitler’in rejimi de böyleydi. Seçim ve seçilmişlik hakkı, yalnızca onun için ve ona göre idi. Her şey ona haktı. Düşman bildiklerinin yeri ise toplama kamplarıydı.

Hitler’in hayatını, sanatı ve eserlerini anlatan kitap, Türk devletinde uygulama rehberi olmalı ki, yazdıklarının aynısı tekrarlanıyordu.

Hitler ezberiyle atağa geçenler, gece hırsız, soyguncu ve ahlaksız hırt, gündüz de gırtlak koparan kurttu, Kürtlerin tepesinde.

Ve Kürt Osman Baydemir’in durum tesbitiyle, Türk halkının çoğunluğu bir tuhaftı. Kürtlerin insanlığın hangi dalı, damarı, çiçeği için, can pahasına uğraş verdiğinin ayırımında değillerdi. Onun için, Kürdistan kırım ve yıkımların yasını tutup göz yaşı dökerken Türklerin yüze 50-60’ı "oh olsun" diyordu.

En korkuncu, "ben seçilmiş bulunuyorum" naraları atan Recep Erdoğan, muhtarları toplayıp herkesi ihbar edin demesiydi. Kaymakamlara "tutuklayın, ha tutuklayın" diye buyurması…

En son gittiği Yozgat’ta da, "kına yakın, kına yakarak ölüme koşun" diyerek, ölüme methiye düzüyor, Kürtleri öldürme hamlesinde can verenlerin, cennetin ölümsüzleri arasına karışacağını söylüyordu.

Ancak, başkası için ölüme teşvik eden kişi, çocuklarını esirgeyip, cenneti, onlara bu dünyada yaşatıyordu. Gecekonduda doğmuş büyük kızının, açlık darboğazından fırlamış kocası dolar milyoneri ve hükümette bakandı. Siz bu satırları okurken, küçük kızı orduya silah, araç, gereç satan bir tacirin oğluyla, bu dünyada cennet evine giriyordu.

Başkasının verdiği bursla okuyan oğulları denizlerde gemiler yüzdürüyorlardı. Sahip oldukları servetin hesabını ise kendileri bilmiyor, başkaları takip ediyordu.

Kabilesinin kimi üyeleri polisi, kimisi orduyu yediriyor, giydiriyor, zırhlı araçlar temin ediyor, böylece savaş tacirleri olarak servetlerine servet katıyorlardı.

Erdoğan, damatları, oğullarına ve ortak yiyip içtiği kabileden kimseye "biraz da biz ölelim ve cennete gidelim demiyor"du.

Ama ekmek parası için kiralık asker, polis olanlara, "kınalanın, kınalı ölün ve cenneti boylayın" diye bağırıyordu.