Sahnelerinde, oyalama ve kandırmaya dair, akla gelebilecek her türlü hoş, ılıman tiradın çın çın çınladığı, ışıltılı bir çadır tiyatrosuydu, AKP iktidarı.

Baş aktör Recep Tayyip, toplumsal damardan girme becerisi yüksek, bir hayal satıcısıydı.
Araştırma sonuçlarına göre, her yüz kişiden, sadece 20 tanesinin okuduğu gazete yazısını anladığı ve söylemek istediğini yazıyla ifade edebildiği bir toplumda kültür ortamında, o sevgili halkına da cennet yolu gösteren seher horozuydu.
Kimlerin, hangi mugalatadan, münazara çürütmeciliğinden hoşlandığını, kaç kişinin hayallerle avutulabileceğine dair veriler elinde, onları mutluluktan mest edip oyalayan tiradlar ezberindeydi.
Cami cami dolaşan dindar kisvesinde, sahnede belirip, haykırmaya başladığında, en başta Kürdistan meselesi, halklar ve tek tek insanların tekmil sorunları, ağzında anında eriyor, aşığın maşuğa kavuşması tadında mutlu sona erişiyordu. Bütün dertler "sıfır"lanıyor, büyüsüne kapılmış, mest olmuş sevgili yandaş kesimlerin alkışlarıyla, sahnede kalma ömrüne ömür katıyordu.
Gerçekte diş bilediği halde, nasıl olsa parayla değil, bütün zahmeti dil kaydırmacasından ibaret olan kandırma ve oyalama seanslarının mugalatasında, demokrasiye övgüler diziyor, sahnede "ileri demokrasi" fitilini ateşliyor, bununla aydınları yanına çekiyordu.
Oyala, kandır ve devranını sürdürme üzere, Aleviler, Romanlar'ın köklü sorunu şarkıcılar, türkücülerle "açılım"la çözüme vardırılıyor, Kürdistan davasında "akıllı adamlar heyeti" bile kuruluyordu. Bütün bunlarla günler, aylar da değil, yıllar boyu komu oyunu oyalıyor, sonuçta Alevilik din değil diyerek onlara bir tas soğuk su içiriyor, üstüne asimilasyonun "cami-cemevi" bileşkesini oturtuyordu. Romanları darmadağın ediyordu.
Kürdistan meselesinde, mugalata dışında somut adım beklenirken, planlı devlet projesi Roboskî Katliamı ile örtülerek, "değişmezliğin" kanıtı sergileniyor, üstüne, Kürdistan’ın simge kızı Sakine Cansız'ı hedef alan Paris Katliamı, ardından Lice'de Medeni cinayeti, Yüksekova’da İşbilir ikilisinin katliamı geliyordu.
10 bin Kürt ise hapishanelerde rehin tutuluyor, Kürtler tek tek fişleniyor, evinden çıkıp üç kişi bir araya gelince TOMA’lar gaz bombacıları hücuma geçiyordu.
Bunlarla gün kotarılmaya çalışlıyor, ama çıkmaz yoldu.
Ama, tiratçi baş aktör Erdoğan dünyasının ruh hali işte…
Camileri miting alanına çevirip, yandaşlarına sevabına cennet öncülüğü yaparak, karşıtlarına cehennem yolu göstererek, aç yığınları, cebinden çıkarıp bağışlıyormuş gibi yapıp, Avrupa Birliği'nden gelen paralarla bir paket makarna, bir kilo pirinç, bir torba kömürle torbasıyla kandırıp, oyalama öte yandan toplumu baskı cenderesinde sıkıştırma…
 Sonunda yol tükendi. İflasını yaşıyor, şimdi Erdoğan. Besleme ekonomi domuz ahırını andırıyor. Dolar, iflasın işareti olarak almış başını gidiyor.
Diktatörlük kaosundan kaçan yabancılar, panik içinde sermayelerini karıçırıyorlar…
Londra'da yayımlanan Daliy Telegraph gazetesinin deyimiyle "paranoyak (ruh hastası) diktatör" çöküyordu.
Nitekim diktatör artık, kimsenin iplemediği bir unsurdu. Cilası, boyası dökülmüş, dünya itibarsızı olarak karikatürcülere güldürü konusuydu. 
Yine Daily Telegraph gazetesi, vardığı hüzünlü durağı "Tayyip Erdoğan’a, Türkiye'yi modernleştiren lider itibarı kazandıran reformların bir çoğunun, sadece kozmetik olduğu gün ışığına çıktı" diye izah ediyordu.
"Kozmetik" yani cila ve boya ile kendi halkını kandırıp, oyaladığı ortaya çıkıp, dindarlığın altından da hırsızlıklar, yalan, talan ve yolsuzluklar ortaya çıkınca, ruh hali iyice berbatlaşıyordu.
Her diktatörün sonunda sarıldığı sopa, "benim adliyem"dir. Her yerden fışkıran soygun ve hırsızlığı örtmenin çaresizliği karşısında, oluşturduğu kendi adliyesini de savuruyor. Hırsız kovalayanı cezalandırıyor.
Gazete ve televizyonlar onun sesi. 1990’lar İran’ına özentiyle internet bile sandürün güdümünde.
Geldiği noktada, kendisini terk edip, iyi oğlan rolüne soyunan, eski ortağı ve "istediler de vermedik" dediği Fethullah Gülen’in teşkilatı, artık "haşhaşi"ler.
Topluma karşı işlenen suçlar da, sadece "haşhaşilere" mal ediliyor, kendisi su başlarında değilmiş gibi…
Oysa, daha düne kadar, teşkilatın medyası hedef gösteriyor, "destan yaratan" olarak övdüğü polisi tutukluyor, "benim adliyem" de hapishanelere gönderiyordu, Kürtleri ve öteki muhalifleri...
Ve dahası rejim, evrensel dışlanmışlıkla, dünyanın bir kesiminde, terör ihraç eden ülke olarak suçlanıyor. İran, Rusya nezaketin diliyle, Suriye'ye saldığınız teröristleri çekin çağrıları yapıyor. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ülkesinin geleceğinin tartışıldığı Cenevre toplantısında şöyle diyordu:
"Erdoğan hükümeti olmasa bunların hiçbiri yaşanmazdı. Bu hükümet, teröristlerin topraklarında barınmasına izin verdi, onları silahlandırdı ve eğitip Suriye'ye yolladı. Bunun nedeni, bu hükümetin tarihi rüyasını gerçekleştirme arzusundan gelmektedir. Kendi hasta akıllarında yer alan tarihi rüyalarını gerçekleştirme arzusu, sadece büyük bir aptallık olarak nitelenebilir."
TC’nin geldiği yer bu, nereye gideceği ise şimdilik meçhul...