- Bugün sorulması gereken soru, “Erdoğan’ı kim devirecek?” değildir; “Erdoğan sonrasında nasıl bir Türkiye kurulacak ve o Türkiye’yi kimler kuracak?” sorusudur.
- Cevabı, Saray’ın koridorlarında, güvenlik bürokrasisinin odalarında ya da iktidar içerisindeki kliklerin pazarlıklarında ararsak yalnızca aktörleri değiştirmiş oluruz.
ERCAN JAN AKTAŞ
Mücadele insanı, siyasetçi ve gazeteci Veysi Sarısözen’in Yeni Özgür Politika'da yayınlanan ‘Saray içi darbe için seyrettiler’ başlıklı makalesini okuduğumda bir kez daha içimde yükselen duygu: ‘Biz neden bir kez daha Erdoğan’ı kurtaralım’ oldu.
Erdoğan merkezli siyasal yapının hiç olmadığı kadar karmaşık bir denge üzerinde durduğunu biliyoruz. Bu açıdan, söz konusu makalenin işaret ettiği sorunların önemli bir bölümüne katılmakla beraber, Erdoğan ailesinin ve iktidar çevresindeki bazı aktörlerin çeşitli soruşturmalar, ekonomik ilişkiler ve siyasal gerilimler üzerinden hedef haline gelmesi; devlet, sermaye, güvenlik bürokrasisi ve Saray çevresinde farklı çıkarların birbirleriyle kesişmesi, üzerinde ayrıca durulması gerektiğini düşünüyorum.
Tam da burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Veysi Sarısözen’in makalesinde yer verdiği iktidar içindeki çatışmayı doğrudan bir “Saray içi darbe” olarak okumak ne kadar yerinde olur? Bir iktidar blokunun kendi içinde parçalanması, aktörlerin birbirlerinin alanlarını daraltması, güç merkezlerinin yeniden konumlanması ya da belirli grupların geleceğe ilişkin pozisyon almaya başlaması, tek başına bir darbe hazırlığı anlamına gelmez. Hele bunu, güvenlik bürokrasisi ve Saray danışmanları içerisindeki “darbeci bir klik” varsayımı üzerinden açıklamak, kanıtlanması gereken bir iddiayı, analizin başlangıç noktası haline getirme riskini taşımaktadır. Kaldı ki muhalefetin kendisine karşı siyasetini, seçimlerde kendisine karşı oluşan seçim ittifaklarını her zaman “iktidara karşı şer ittifakları“ üzerinden okuyan bir Erdoğan gerçekliğiyle karşı karşıya olduk. Kimse, Erdoğan ve iktidara karşı muhalefet yapmayacak, yapanların başlarına nelerin geldiğini Demirtaş ve İmamoğlu pratiklerinden görüyoruz. Her partinin temel kuruluş motivasyonlarından biri elbette Türkiye’ye dair sahip olduğu farklı programı, bu programı hayata geçirmek için de iktidar olma hedefi olur ancak Erdoğan arkasına aldığı devlet şiddeti ve büyük bir ustalıkla bu gerçeği siyaset sahnesinde adeta sildi.
Kendi içindeki dinamikler
Dolayısıyla meseleye, “Saray içi darbe” gibi tek ve dramatik bir senaryo üzerinden değil, iktidarın kendi içindeki dönüşüm dinamikleri üzerinden bakmak gerekiyor. Erdoğan’ın artık “duruma hakim olamayacak kadar güçsüz” olduğu iddiası da ayrıca sorgulanmayı gerektiriyor. Bir liderin çevresindeki güç dengelerinin değişmesi ile iktidar üzerindeki belirleyiciliğini kaybetmesi aynı şey değildir. Tam tersine, bazı durumlarda merkezdeki liderlik zayıfladıkça değil, merkez farklı aktörlerin çatışmasını kendi lehine yönetebildiği ölçüde varlığını sürdürebilir. Kaldı ki Erdoğan’ın “duruma hakim olamayacak kadar güçsüz” olması, sistemin baskı şiddetinden kurtulmak isteyen kesimleri yeni alternatifler üzerinden daha da etkili çalışmasına neden sebep olmasın?
Dolayısıyla bu yazı, iktidarın içindeki çatışma ve çözülme ihtimalini reddetmek için değil, onu başka bir yerden okumak için kaleme alınıyor. Sorunları görmek bakımından aynı yerde durduğumuz bir analizden, “Saray içi darbe” sonucuna neden varmadığımızı tartışmak; bugünkü iktidar yapısının nasıl çalıştığını, hangi aktörlerin hangi alanlarda güç biriktirdiğini ve Erdoğan sonrasına ilişkin hesapların nasıl şekillenebileceğini daha geniş bir siyasal çerçevede ele almak gerekiyor. Bazen iktidarın çatladığını görmek başka, o çatlağın nereye doğru ilerlediğini doğru okumak bambaşka bir meseledir.
Erdoğan ve Fethullahçılar
“Erdoğan ailesinin bireyleri hedeftedir. Tıpkı 17 Aralık’ta olduğu gibi” ifadesine anlam vermekte zorlanıyorum. 17 Aralık’ta yaşananlar, Erdoğan’ın tamamen antidemokratik bir biçimde, adeta bir şirket yönetir gibi ülkeyi yönetirken kendisine suç ortağı olarak gördüğü bir yapı ile girdiği rant ve iktidar paylaşımı çatışmasının patlamasıydı. Ne Erdoğan, doğru yerde duruyordu ne de çatıştığı Fethullah Gülen Cemaati. Erdoğan, bu yapıyı tasfiye ettikten sonra daha şeffaf, demokratik, hesap sorulabilir ve hesap verebilir bir sistem inşa etmedi. Tam tersine, 15 Temmuz 2016 gecesi kurduğu “Allah’ın bize büyük bir lütfudur” cümlesi, sonrasında şekillenecek yeni siyasal modelin önemli bir işaretiydi. O geceyi izleyen süreçte ortaya çıkan siyasal düzen, Erdoğan’ın iktidarını sınırlayan mekanizmaları güçlendirmek yerine, iktidarın merkezileşmesini daha da derinleştirdi.
Kurtarıcı olarak görmek
7 Haziran 2015 seçim sonuçlarını kendisi ve “barış süreci” açısından “her şey bitti” şeklinde değerlendiren Erdoğan, sonraki yıllarda kurulacak her sandıkta mutlaka ve mutlaka kendi istediği sonucun çıkmasını isteyen bir siyasal anlayışı giderek daha fazla tahkim etti. Seçim, bu anlayış açısından iktidarın değişebileceği demokratik bir mekanizma olmaktan çıkarılıp iktidarın devamlılığını onaylayan bir araca dönüştürüldü. Muhalefetin siyasal alanı daraltıldı; farklı toplumsal kesimlerin siyasal temsil kanalları baskı altına alındı. Dolayısıyla bugün Erdoğan’ın iktidar içindeki herhangi bir güç mücadelesi nedeniyle zor durumda kalması, geçmişte demokratik siyasetin uğradığı tahribatı unutmamızı ya da Erdoğan’ı yeniden sistemin kurtarıcısı olarak görmemizi gerektirmiyor.
Tam tersine, burada muhalefetin önüne başka bir soru çıkıyor: Erdoğan iktidarının kendi içindeki çatlaklar büyüdüğünde biz ne yapacağız? Onu yeniden toparlayacak, iktidarını yeniden tahkim edecek bir siyasal pozisyon mu alacağız; yoksa ortaya çıkan boşluğu daha fazla demokrasi, daha güçlü bir toplumsal temsil ve gerçek bir siyasal çoğulculuk için mi kullanacağız?
Eksenin yanlış kurulması
Benim itirazım tam da burada başlıyor. Eğer iktidar içerisindeki güç mücadelelerini otomatik olarak “Saray içi darbe” olarak okursak Erdoğan’ı yine siyasal denklemin merkezine ve hatta korunması gereken aktör konumuna yerleştirmiş oluruz. Böylece istemeden de olsa onun kurduğu siyasal oyunun kurallarını kabul etmiş oluruz, çünkü tartışmanın ekseni “Erdoğan mı, ona karşı darbeci klik mi?” biçiminde kurulduğunda, toplumun ve muhalefetin üçüncü bir özne olarak siyasal alana müdahale etme ihtimali görünmez hale gelir. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir Saray içi iktidar değişimi değil, iktidarın toplum üzerindeki vesayetini kıracak demokratik bir siyasal alanın yeniden kurulmasıdır. Erdoğan’ın yerine kimin geçeceği kadar, hatta bundan önce, iktidarın nasıl kullanılacağı sorusunu tartışmak zorundayız. Devletin, güvenlik bürokrasisinin, sermayenin ve siyasal iktidarın birbirine eklemlendiği bir düzenin aktörlerinden birinin, diğerini tasfiye etmesi, tek başına demokratikleşme anlamına gelmez. Bir klik, diğerini yenerken aynı siyasal mekanizmaları koruyorsa değişen yalnızca iktidarın sahibi olur; iktidarın toplumla kurduğu ilişki değişmez.
Ürettiği rejime bakalım
Bu nedenle 17 Aralık’ı ve 15 Temmuz’u, yalnızca “Erdoğan’a yönelik operasyonlar” ya da “Erdoğan’ın iktidarını koruma mücadeleleri” olarak okumak yeterli değildir. Daha önemli olan, bu krizlerin Türkiye’de nasıl bir siyasal rejim ürettiğine bakmaktır. Her kriz sonrasında iktidarın daha fazla merkezileştiği, siyasal alanın daha fazla daraldığı ve toplumun karar alma süreçlerinden daha fazla uzaklaştırıldığı bir tabloda, yeni bir iktidar içi çatışmayı demokrasi adına olumlu bir kırılma olarak görmek için elimizde yeterli neden yoktur. Üstelik Erdoğan’ın gerçekten iktidar üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başlaması, bu kez onun adına kaygılanmamızı değil, tam tersine siyasal alanın nasıl genişletilebileceğini düşünmemizi gerektirir. Bir iktidar merkezinin zayıflaması, kendiliğinden demokratikleşme yaratmaz fakat toplumsal muhalefet, demokratik siyaset ve farklı toplumsal kesimler açısından yeni mücadele alanları açabilir. Mesele, bu alanların kimin tarafından ve hangi siyasal amaçla doldurulacağıdır.
Dolayısıyla benim açımdan temel mesele, “Saray’da bir darbe hazırlığı var mı?” sorusundan çok daha farklı bir yerde duruyor. Erdoğan’ın kurduğu siyasal sistem, kendi iç çelişkileriyle sarsılıyorsa, biz bu sarsıntının neresinde duracağız? Bir iktidar içi aktörün yanında saf tutup onun ayakta kalmasına mı yardım edeceğiz, yoksa toplumun kendi sözünü, kendi örgütlenmesini ve kendi siyasal iradesini güçlendirecek bir alan mı açacağız? Türkiye’nin son 25 yıllık hikâyesi bize şunu gösterdi: İktidar içerisindeki kliklerin birbirleriyle çatışması, tek başına toplumsal özgürlük üretmiyor. Bir iktidar blokunun parçalanması da otomatik olarak demokratikleşme anlamına gelmiyor. Demokrasi, Saray’ın içindeki güç dengelerinin değişmesinden değil, toplumun kendi geleceği üzerinde yeniden söz sahibi olmasından doğabilir.
Sorulması gereken soru
Bu nedenle Erdoğan’ı “kurtarmak” neden bizim meselemiz olsun? Onun karşısındaki her gücü de otomatik olarak demokratik bir seçenek olarak görmek zorunda değiliz. Asıl mesele, Erdoğan sonrası ihtimalleri, yine Erdoğan’ın kurduğu siyasal denklem içerisinde düşünmekten vazgeçmektir. Erdoğan’ın zayıflaması ile Türkiye’nin demokratikleşmesi aynı şey değildir. Birincisi iktidarın kendi iç dinamiğidir; ikincisi ise toplumun vereceği siyasal mücadelenin sonucudur. Tam da bu nedenle bugün sorulması gereken soru, “Erdoğan’ı kim devirecek?” değildir; “Erdoğan sonrasında nasıl bir Türkiye kurulacak ve o Türkiye’yi kimler kuracak?” sorusudur. Eğer cevabı, Saray’ın koridorlarında, güvenlik bürokrasisinin odalarında ya da iktidar içerisindeki kliklerin pazarlıklarında ararsak yalnızca aktörleri değiştirmiş oluruz. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey, siyasal özneyi değiştirmektir: Saray’dan topluma, iktidar kliklerinden yurttaşa, korkudan demokratik siyasete doğru bir dönüşüm.