• Sorun, devletin nasıl yönetileceği veya dini metinlerin nasıl yorumlanacağı anlaşmazlığından çıkıp insanların imanları ve yaşama hakları hakkında hüküm verme meselesine dönüştü.

Servet EL-HARBAVİ*-Çeviri:Yeni Özgür Politika

Bir kiliseye ya da camiye haince bir saldırı düzenlendiğinde veya bir grup masum insan öldürüldüğünde şu soru yeniden gündeme gelir: Farklılık hangi noktada düşmanlığa, düşmanlık tekfir anlayışına, tekfir ise katilini tanımayan ve elinde yaşam hakkından başka hiçbir şey bulunmayan bir insanın bedenine saplanan kurşuna dönüşür?

Bu nedenle, 23 Ekim 2026'da Ürdün'ün Kerak vilayetindeki Hamud Kilisesi'nde yaşananlar, Arap dünyasının gündemine bu soruyu yeniden taşıdı. Bir cenaze töreni sırasında silahlı kişilerin ateş açması sonucu 9 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi yaralandı.

Bu noktada 'Müslüman Kardeşler'in adı, tarihsel ve düşünsel tartışmanın kaçınılmaz bir parçası hâline geliyor. Bunun nedeni, her aşırılık yanlısının bu örgütün üyesi olması veya her terör eyleminin örgütün talimatıyla gerçekleştirilmesi değildir. Asıl neden, örgütün 20. yüzyılda örgütlü tekfirci ve terörist düşüncenin başlıca kaynaklarından biri olması; düşünsel ve örgütsel tarihinde ise silahlı aşırılığa uzanan süreçlerin şekillenmesine katkıda bulunan akımların ve uygulamaların yer almasıdır.

Şiddetten bağımsız olmadı

Müslüman Kardeşler, Hasan el-Benna tarafından 1928'de Mısır'da kuruldu. Kendini, İslam anlayışından hareketle toplumu ıslah etmeyi amaçlayan bir hareket olarak tanıttı. Projesi, dini vaaz ve toplumsal faaliyetlerle sınırlı kalmadı; toplumu ve devleti kendi anlayışı doğrultusunda yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen siyasi ve ideolojik bir örgütlenmeye dönüştü.

Hassan el Benna/foto:AFP

Örgütün tarihi, daha ilk yıllarından itibaren şiddet sorunundan bağımsız değildi. Nitekim 1940'lı yıllarda siyasi şiddet olaylarıyla ve çatışmalarla ilişkilendirilen, Özel Teşkilat (el-Nizâmü'l-Hâs) olarak bilinen gizli ve silahlı bir yapılanma örgüt bünyesinde ortaya çıktı.

Burada tarihi basitleştirmeden okumak gerekir. Müslüman Kardeşler, dini devlet, iktidar ve kimlik uğruna yürütülen mücadelenin merkezine yerleştiren düşünsel ve örgütsel alanın oluşumuna katkıda bulundu. Böylece daha radikal akımların bu projeyi geliştirerek silahlı mücadeleyi meşrulaştıran görüşler üretmesinin de önü açıldı.

Asıl kırılmanın başlaması

Bu modelin tehlikesi, dini referansların yurttaşları birbirinden ayıran bir ölçüte dönüşmesinde, örgüte bağlılığın sadakat göstergesi sayılmasında ve ulusal devletin, yurttaşların farklılıklarını bir arada barındıran ortak bir çerçeve olarak değil, örgütün projesine boyun eğdirilmesi gereken bir alan olarak görülmesinde yatar.

Asıl kırılma da burada başlar, çünkü 'vatan' artık herkesin ortak yurdu olmaktan çıkar; kendisini hakikatin tek sahibi sayanların manevi mülküne dönüşür.

Hasan el-Benna, örgütün projesinin kurumsal temellerini atmışsa, Seyyid Kutub daha sonraki bir dönemde toplum, iktidar, cahiliye ve hâkimiyet kavramlarına ilişkin çok daha radikal görüşler ortaya koydu. Kutub'un eserleri, çeşitli cihatçı akımları etkiledi.

Düşünceden teröre geçişin en tehlikeli aşamalarından biri de burada ortaya çıkar: Sorun, devletin nasıl yönetileceğine veya dini metinlerin nasıl yorumlanacağına ilişkin bir anlaşmazlık olmaktan çıkar; insanların imanları ve yaşama hakları hakkında hüküm verme meselesine dönüşür.

Bu nedenle terörün kökenlerini tartışmak, yalnızca tetiği çeken kişinin kim olduğunu sormakla sınırlı kalamaz. Asıl soru, o kişiyi kurbanının ölümü hak ettiğine, onu öldürmenin bir görev olduğuna veya yaşadığı toplumun düşman olduğuna ve yeryüzünden temizlenmesi gerektiğine inandıran dili kimin oluşturduğudur.

Bu süreçlerin bazıları zamanla ana örgütün dışında gelişmiş ve ondan kopmuştur. Buna rağmen toplumun cahiliye içinde bulunduğu düşüncesi, mevcut devletin meşruiyetten yoksun sayılması ve kendisini dünyayı zor kullanarak yeniden şekillendirme hakkının sahibi gören kapalı bir örgütlenme oluşturulması gibi ortak düşünsel unsurlar varlığını sürdürmüştür.

Neden kiliseler ve şimdi?

Yaşanan olay, terörün nasıl işlediğini gözler önüne seriyor. Bir cenaze töreni sırasında kilisenin hedef alınması, doğrudan can kaybına yol açmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Cenaze, insanların yakınlarını son yolculuğuna uğurlamak üzere bir araya geldiği, ölüm karşısında teselli aradığı, insani açıdan savunmasız bir andır. Bu anın silahlı saldırı alanına dönüştürülmesi, saldırganın doğrudan kederi hedef aldığını ve onu toplumsal korkuya dönüştürmeye çalıştığını gösterir.

Kilise ise yalnızca bir bina değildir. Bir ibadethane olmasının yanı sıra Ürdünlü Hristiyanların toplumsal ve ulusal yaşamının da bir parçasıdır. Kiliseye saldırmak, yalnızca doğrudan kurbanları değil, hedef alınan dini topluluğun bütün mensuplarını sindirmeyi amaçlayan bir mesaj verir.

Mısır'da da daha önce benzer bir bağlamda aynı türden saldırılar yaşandı. Hatta Müslüman Kardeşler mensupları, Râbia Meydanı'ndaki oturma eyleminin dağıtılmasının ardından kiliseleri bombalamakla tehdit etti. Bu durum, kanlı aşırılığın örgütün düşünsel dünyasında ne kadar derin köklere sahip olduğunu gösteriyor.

Verilen mesajın daha derin boyutu, bütün toplumu ilgilendiriyor. Hristiyanları hedef alan bir (İslamcı) terörist, yalnızca Hristiyanlara saldırmış olmaz. Aynı zamanda devletin yurttaşlarını koruma kapasitesini, toplumun birliğini muhafaza etme iradesini ve nefret söyleminin insanları birbirlerinden şüphe etmeye sürükleme gücünü de sınar.

Doğru karşılık, suçun dinler arası bir husumete dönüştürülmesini reddetmekle başlar. Kilisenin hedef alınmasına karşı çıkan bir Müslüman, yalnızca diğer yurttaşlarını savunmuş olmaz; kendi vatanını ve başkalarını tekfir etme ya da onları ulusal topluluğun dışına çıkarma yetkisini hiç kimsenin elinde bulundurmadığı bir devlette yaşama hakkını da savunur.

Bu nedenle kiliselerin ve camilerin korunması, yalnızca sınırlı bir güvenlik tedbiri değildir. Aynı zamanda anayasal ve ahlaki bir ilkenin ifadesidir: Yurttaşlık hakları derecelendirilemez; bir insanın can dokunulmazlığı inancına göre belirlenemez ve hiçbir topluluk din adına vatan üzerinde tekel iddiasında bulunamaz.

Bölgenin ihtiyaç duyduğu şey, yalnızca güvenlik aygıtının yeniden güçlendirilmesi değildir. Hukukun uygulanması ve insanların yaşamlarının korunması elbette zorunludur, ancak bunların yanı sıra, ulusal devletin gerçek anlamının yeniden tesis edilmesi de gerekmektedir.

* Mısırlı gazeteci-yazar Servet El-Harbavi'nin El Wetan'daki yazısı çevrilerek düzenlendi.