- Kürtlerin dört parçada geliştirdikleri siyasal mücadelelerin hedefleri farklıdır. Bununla birlikte demokratik entegrasyon ve eşit ortak yaşam perspektifi, sınırları değiştirmeden de halkların özgürleşebileceğine dair önemli bir imkân sunuyor.
RIZGAR ZAG
Bir devletin adalet anlayışı, kendi halkına veya soydaşlarına gösterdiği duyarlılıkla değil, farklı kimliklerin haklarına karşı sergilediği tutumla ölçülür. Türkiye Cumhuriyeti'nin Türk dünyasına yönelik dayanışması ile Kürt halkının demokratik hak taleplerine yaklaşımı arasındaki çelişki, yalnızca bir dış politika meselesi değil, devletin demokrasi, eşitlik ve birlikte yaşam anlayışının tarihsel bir sınavıdır.
Türkiye, Bulgaristan Türklerinden Çin'deki Uygurlara, Azerbaycan'dan Kıbrıs'a, Irak ve Suriye Türkmenlerine kadar geniş bir coğrafyada soydaşlarının dilini, kimliğini, kültürünü ve siyasal temsilini savunmaktadır. Bu hakların savunulması meşrudur, ancak aynı devlet, Kürtlerin yaşadıkları topraklarda benzer haklara kavuşmasını neden çoğu zaman güvenlik sorunu olarak değerlendiriyor? Bir halkın kültürel varlığı korunması gereken zenginlik sayılırken, başka bir halkın aynı talebi nasıl ulusal bütünlüğe yönelik tehdide dönüşüyor?
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Azerbaycan için kullandığı “İki devlet, bir millet” sözü, sınırların ötesindeki ulusal dayanışmanın açık ifadesidir fakat Kürtlerin dört parçada ortak tarihlerini, dillerini ve kültürlerini koruma iradesi, benzer bir anlayışla karşılanmıyor. Buradaki temel çelişki, Türk topluluklarına gösterilen dayanışma değil, Kürtlere aynı ölçüde tanınmayan siyasal meşruiyettir.
Kerkük, bu çelişkinin en belirgin örneklerinden biridir. Ankara, Türkmenlerin kimliğini, dilini ve yönetimde temsilini savunurken, 2017'de Federe Kürdistan'ın bağımsızlık referandumuna sert biçimde karşı çıkmıştır. Türkiye'nin itirazları arasında Irak'ın toprak bütünlüğü, referandumun tek taraflı niteliği ve Kerkük'ün çok kimlikli yapısı bulunuyordu. Bu gerekçeler, Kürtlerin kendi geleceklerini demokratik yollarla belirleme taleplerinin meşruiyetini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Kerkük'ün Kürtleri, Türkmenleri ve Arapları eşit haklarla yaşayabilmelidir. Birinin hakkı, diğerinin iradesini susturmanın gerekçesi olamaz.
Suriye'de de benzer bir yaklaşım görülüyor. Türkiye, Türkmenlerin haklarını savunuyor ama Kürtlerin yerel yönetim ve demokratik statü taleplerini, çoğunlukla sınır güvenliği ve ülkenin parçalanması kaygısıyla değerlendiriyor. Oysa demokratik yerinden yönetim, kültürel özerklik ve eşit yurttaşlık, zorunlu olarak ayrı devlet anlamına gelmez. Bir ülkenin toprak bütünlüğünü korumanın tek yolu, halklarının farklılıklarını merkezi bir kimlik içerisinde eritmek değildir.
Kürtlerin tarihsel yurdu Kürdistan, modern devlet sınırlarının oluşmasıyla ağırlıklı olarak Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında kaldı. Bu tarihsel bölünmüşlük, Kürt halkının dilini, hafızasını ve toplumsal bağlarını ortadan kaldırmadı. Osmanlı dönemindeki Kürt beylikleriyle kurulan ittifaklardan "Millî Mücadele" yıllarındaki Türk-Kürt ortaklığına kadar tarih, bu halkların yalnızca çatışmalarla değil, dayanışmalarla da birbirine bağlandığını gösteriyor. Ortak mücadelelerin ardından eşitliğin kurumsallaştırılamaması, kardeşlik söylemiyle siyasal gerçeklik arasındaki mesafeyi büyüttü.
Bugün asıl mesele, bu tarihsel ilişkinin inkâr ve güvensizlik üzerinden mi, yoksa demokratik eşitlik temelinde mi yeniden kurulacağıdır. Önder Öcalan'ın, 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, bu açıdan tarihsel bir tartışma zemini açtı. Silahlı mücadelenin sona erdirilmesi ve demokratik siyasetin esas alınması çağrısı, çözümün yalnızca güvenlik politikalarında değil, toplumsal ve hukuksal dönüşümde aranması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu perspektifin temel kavramlarından biri demokratik entegrasyondur.
Demokratik entegrasyon, Kürtlerin kendi kimliklerinden vazgeçerek çoğunluk içerisinde erimesi değildir. Tersine, farklı halkların kendi dilleri, kültürleri, demokratik kurumları ve özgür iradeleriyle ortak siyasal yaşamı kurabilmesidir. Asimilasyonun değil, karşılıklı tanınmanın; zoraki birliğin değil, demokratik uzlaşmanın ifadesidir. Bu anlayış, devletin de toplumsal çoğulculuğu kabul edecek biçimde demokratikleşmesini gerektirir.
Barışın kalıcılığı, yalnızca çatışmaların sona ermesine değil, çatışmaları besleyen eşitsizliklerin giderilmesine bağlıdır. Ana dilde eğitim, kültürel özgürlük, demokratik temsil ve yerel katılım güvence altına alınmadığında, barış toplumsal köklerinden yoksun kalır.
Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi'nin birinci maddesi, bütün halkların kendi kaderini tayin hakkını tanıyor. Bu hak, her koşulda bağımsız devlet kurulması anlamına gelmese de halkların siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimlerini özgürce belirleyebilmesini esas alır. Uluslararası toplumun sorumluluğu, devletlerin egemenliğini savunurken halkların temel haklarını görmezden gelmemektir. Kürtlerin hakları, bölgesel güç dengelerinin pazarlık konusu yapılamaz.
Kürtlerin dört parçada geliştirdikleri siyasal mücadelelerin hedefleri farklıdır. Bununla birlikte demokratik entegrasyon ve eşit ortak yaşam perspektifi, sınırları değiştirmeden de halkların özgürleşebileceğine dair önemli bir imkân sunuyor. Barışta ısrar eden bu yaklaşımın karşılığı, sürekli güvenlik kuşkusu değil, somut demokratik güvenceler olmalıdır.
Türk halkının hakları ile Kürt halkının hakları, birbirinin karşıtı değildir. Karşıtlık, hakları evrensel ilkeler yerine etnik yakınlık ve devlet çıkarlarıyla ölçen siyasal anlayıştadır.
Bir halkın özgürlüğü, başka bir halkın esareti üzerine kurulamaz. Gerçek birlik, farklılıkların susturulduğu yerde değil, eşitliğin güvence altına alındığı yerde doğar.
Birine hak olarak tanınan, diğerine tehdit olarak gösteriliyorsa orada korunması gereken yalnızca sınırlar değil, adaletin kendisidir.