- Kendisini halkçı olarak tanımlayan bir iradenin, sermaye lobilerinin fısıltısıyla seyyar satıcı avına çıkması, kendi meşruiyet zeminini bizzat kendi elleriyle dinamitlemesidir.
MAHİR AYDIN
Bugün Amed sokaklarında seyyar satıcıların, tablacıların ve kentin en alt katmanlarını oluşturan mülksüzlerin veyahut ‘koltuksuzların’ zabıta zoruyla ve bürokratik kararlarla yerlerinden sökülüp atılması; yalnızca sıradan bir belediyecilik veya "kent estetiği" operasyonu değildir. Bu pratik, yerel yönetim erkinin, Kent Konseyi’nin ve kentin sermaye örgütü olan DTSO’nun (Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası) ortaklaştığı bir mülksüzleştirme hamlesidir.
Bu hamleyi, Amed’in yakın tarihinden ve sömürgeci mekân politikalarından kopararak anlamak imkânsızdır. Kentin kalbi olan Sûr, öz yönetim direnişinin ardından devletin bizzat yürüttüğü tanklı-dozerli yıkımla, "acele kamulaştırma" adı altındaki mülksüzleştirmeyle ve kentsel dönüşüm kılıflı hafızasızlaştırma operasyonlarıyla açık bir kolonyal şiddete maruz kaldı. Sûr’un bin yıllık toplumsal dokusu, kolektif hafızası ve direniş mekânları yerle bir edilip yerine sermayenin, turizmin ve devlet aklının sterilize edilmiş "butik" sokakları inşa edildi.
Bugün belediyenin ve DTSO’nun seyyar satıcılara reva gördüğü tasfiye mantığı, Sûr’da uygulanan bu kolonyal mülksüzleştirme ve hafıza kırımının yerel aktörler eliyle sürdürülen bir türevidir. Dün devlet zoruyla yerinden edilen, göçertilen ve mülksüzleştirilen yoksul halk, bugün sokakta kurduğu bir tezgâhla hayatta kalmaya çalışırken; bu kez de "kent estetiği" ve "kaldırım işgali" bahanesiyle yerel burjuvazinin ve belediye bürokrasisinin ortak sopasıyla karşılaşıyor.
Seyyar satıcılık, bir "kent kusuru" değildir; yapısal krizlerin, derinleşen yoksulluğun ve yedek işsizler ordusunun hayatta kalma refleksidir. Seyyar satıcı, üretim araçlarından tamamen koparılmış, fabrikalara veya organize sanayiye dahi kabul edilmeyen, salt kendi bedensel emeği ve derme çatma bir tezgahıyla günlük dolaşım sürecine tutunmaya çalışan proleterdir. DTSO’nun temsil ettiği yerel sermaye bloku ise kaldırımları "işgalden kurtarma" ve "kenti modernleştirme" ambalajıyla kendi pazar tekelini koruma altına alıyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda altını ısrarla çizdiği ve hedef aldığı "Amed burjuvazisi" tahlili, bugünkü çelişkiyi anlamak için turnusol kâğıdı niteliğindedir. Sayın Öcalan’ın işaret ettiği bu kesim; ulusal veya yerel kimlik kisvesi altına sığınan, politik alanı kendi dar sınıf çıkarları için bir kalkan olarak kullanan, ancak özünde küresel ve merkezi kapitalist rant mekanizmalarına göbekten bağlı tipik bir komprador sınıftır. Bu burjuvazi, halkın politik iradesini ve fedakarlığını bir sermaye birikim aracına dönüştürürken, kendi caddelerindeki dükkanların kâr marjını korumak adına sokaktaki en yoksul emekçiyi sistemin dışına itmekte bir an bile tereddüt etmez. Bu tasfiye sürecine çanak tutan veya bunu bizzat yürüten yerel yönetim ile onun "katılımcı" süsü verilmiş Kent Konseyi mekanizması, açık bir sınıfsal tercih yaptı.
Demokratik Konfederalizm ve komünalizmin temel tezi; kentin, bürokratik aygıtlar ve sermaye odakları tarafından değil, tabandan örgütlenen meclisler, emekçiler ve komünler eliyle yönetilmesidir. Eğer bir kentte "komün" (Bu süreçte kendini komün olarak tanımlayan belediyeler), sokakta simit, sebze veya çay satarak evine ekmek götüren insanın rızasını, yaşam hakkını ve doğrudan katılımını dışlayıp ticaret odalarının steril vitrin taleplerini "halkın talebi" diye yutturuyorsa, orada artık komünalizmden değil, yalnızca yerel bürokratik oligarşiden bahsedilebilir. Kent Konseyi gibi yapıların, emekçinin tasfiyesine meşruiyet devşiren bir onay makamına dönüşmesi, katılımcı demokrasinin değil, burjuva uzlaşmacılığının göstergesidir. Seyyarları süpürmek; komünalizmin özü olan "kullanım değeri" ilkesini ayaklar altına alıp kenti bütünüyle sermayenin "değişim değeri"ne kurban etmektir.
Yoksulun tezgâhını kaldırmak, onun yalnızca ekmeğini değil, onurunu ve hayatta kalma zeminini de gaspetmektir. Kendisini demokrat ya da halkçı olarak tanımlayan bir iradenin, sermaye lobilerinin fısıltısıyla seyyar satıcı avına çıkması, kendi meşruiyet zeminini bizzat kendi elleriyle dinamitlemesidir. Amed’in caddeleri, sterilize edilmiş vitrinlerden veya belediye bürokratlarının masa başında çizdiği haritalardan ibaret değildir. Kent, onu her şafak vakti adımlayan, çamurunu çiğneyen, tezgâhını açarak var eden emekçilerindir.
Sermayenin rant hırsını "düzen" diyerek kutsayan, Amed burjuvazisinin konforunu komünal yaşam ilkelerinin önüne koyan her türlü anlayış, diyalektiğin kaçınılmaz hükmüyle yüzleşmeye mahkûmdur. Sokaklardan sürgün edilen her tezgâh, sistemin krizini ve onu yönetenlerin sınıfsal ikiyüzlülüğünü daha da görünür kılmaktan başka bir işe yaramayacaktır.