• İnsanın kendisini gerçekleştirebileceği, dayanışma kurabileceği ve yaşamına anlam verebileceği bir toplum yaratmadan, yalnızca bireyi suçlayarak neyi değiştirebiliriz?

RUŞEN TUTKU

İnsanın kişiliğinde ortaya çıkan çürüme, yalnızca kendi tercihleriyle açıklanabilecek bir durum değildir. İnsan, içinde yaşadığı toplumun, ekonomik ilişkilerin, kültürel değerlerin ve siyasal düzenin etkisi altında biçimlenir. Bu nedenle bireyde ortaya çıkan yozlaşmayı anlamak, onun gelişim sürecindeki toplumsal gerçekliğe de bakmak gerekiyor.

Kapitalist modernite, insanı giderek daha fazla kendi emeğinden, çevresinden ve hatta kendisinden yabancılaştıran bir yaşam biçimi oluşturuyor. Kendini esas alan, bireyci ve bencil tüketime dayalı bir toplum oluşturma derdinde. Arzular hayatın merkezine yerleştiriliyor; dayanışma, ortaklaşma, toplumsallık ve sorumlu davranma potansiyeli adeta dinamitleniyor. Böyle bir ortamda şekillenen kişilik, artık kontrolsüz, yönlendirmeye açık ve kendi değerlerinden kopma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Bir yerde duygu ve çıkar ilişkisi başlamışsa orada karşılıklı bağlılık söz konusu. Bunun sonucunda insanın kendi iç dünyasında nasıl büyük bir boşluk yaratıldığının farkına bile varılmaz. 

Kapitalist sistem, toplumu her daim denetiminde tutmak ister. Elbette bir yerlere bağlanma, hayatın gerçekliğinden koparma ve adeta sanal bir ortama çekmenin en acımasız aracı uyuşturucu oluyor. Buna tek başına “kötü alışkanlık”, “iradesizlik” ya da “ahlaki bozulma” şeklinde bakmak yetmiyor. Uyuşturucu, kimi zaman kişinin yaşadığı yabancılaşmadan, umutsuzluktan, yalnızlıktan, hakikatle kuramadığı bağ ve ilişkilerden kaçış aracı haline gelir. Burada mesele, uyuşturucunun birey üzerindeki yıkıcı etkisini görmezden gelmek değildir; insanları böyle bir kaçışa iten koşulları da sorgulamaktır. Dahası, uyuşturucunun geliştirilmesi, üretilmesi ve yaygınlaştırılması da sistemden bağımsız değildir. Kapitalist piyasa, insanın ihtiyaçlarını olduğu kadar zaaflarını da ekonomik değere dönüştürebilen bir mekanizmaya sahiptir. Toplumsal mühendislik, profesyonel bir tarzda uygulanıyor. İnsanların bağımlılıkları, korkuları, yalnızlıkları ve haz arayışları, birer pazar alanına dönüştürülüyor. Duygu ve his kontrolünden tutalım günlük istemlerine kadar takibe alınıyor. Dolayısıyla burada yalnızca uyuşturucu kullanan bireyi suçlamak yerine, onun içinde bulunduğu toplumsal ilişkiler bütününe bakmak gerekir.

Elbette toplumsal koşullar bireyin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Birey, toplumsallıkla vardır ve böylece iradeleşme gelişir. Bir davranışın toplumsal nedenlerini açıklamak, onu haklı çıkarmak anlamına gelmez. Asıl mesele, bireysel sorumluluk ile toplumsal tavrı birbirinin karşıtı olarak görmemektir. İnsan, hem kendi davranış ve seçimlerinden sorumludur hem de seçimlerini belirleyen koşulların etkisinin sonucudur. Bu nedenle “kişilikte çürüme” dediğimiz olguyu, yalnızca bireyin ahlaki başarısızlığı olarak ele almak, sorunun en görünür kısmıyla uğraşmak anlamını da gelir. Asıl soru şudur: Nasıl bir toplum yaratılıyor ki insanların kendileriyle, birbirleriyle ve yaşamla kurdukları bağı giderek daha fazla zayıflanıyor, savruluyor ve tükeniyor?

Kapitalist sistemin yarattığı yabancılaşma, tüketim kültürü, yoğun rekabet, güvencesizlik, yalnızlaşma ve gelecek kaygısı, bu sorunun önemli parçalarıdır. Uyuşturucu da bu tablonun tek nedeni değildir fakat ortaya çıkan toplumsal ve kişisel boşlukların nasıl sömürülebileceğini gösteren önemli örneklerden biridir. Dolayısıyla meseleye yalnızca “uyuşturucuya karşı mücadele” şeklinde yaklaşmak yeterli değildir. Elbette bağımlılığın önlenmesi ve insanların bundan korunması gerekir fakat aynı zamanda insanları uyuşturucuya, aşırı tüketime veya başka kaçış biçimlerine iten toplumsal zemini de sorgulamak gerekir. Çürümenin yalnızca sonuçlarıyla mücadele edip nedenlerini değiştirmediğinizde, sorun farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkar.

Belki de asıl bakmamız gereken yer tam burasıdır. Bireyin çürümesini sorgularken, bireyi üreten toplumsal ilişkileri ne kadar konuşuyoruz? Belki daha önemlisi, insanın kendisini gerçekleştirebileceği, dayanışma kurabileceği ve yaşamına anlam verebileceği bir toplum yaratmadan, yalnızca bireyi suçlayarak gerçekten neyi değiştirebiliriz?

Değişim ve yenilik, devrimci bir eylemdir. Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi, ölüm döşeğinde olan Kürt halk gerçekliğine radikal ve devrimci bir müdahaleydi. Savrulan, başkalaştırılan Kürtlüğü mücadeleyle yeniden dönüştürerek temel değerleri ile buluşturmayı büyük oranda başardı. Ulusal bilinç geliştirildi. Türk sömürgeciliği de gençler üzerinde her türlü kirli yönteme başvurdu ve bunu sürdürüyor. Gençleri uyuşturucu batağına, fuhuşa teşvik edip direniş saflarına katılımını engellemek istedi.

Diğer önemli bir konu da Kürdistan'daki derin yoksulluk gerçekliğidir. Açlıkla terbiye etme zemini yaratılarak kişiler toplumsal değer yargılarından koparılıyor ve yozlaşmaya açık bir ortama çekiliyor. Bu, uygulanan bir taktik oluyor.

Büyük çaba, emek ve mücadeleye rağmen alternatif yaşam, ekonomik pazar geliştirilemedi. Yetersiz kalan legal siyaset, halen de uyuşturucu illetiyle mücadelede zayıf kalıyor. Uyuşturucu ve fuhuşla mücadele artık ertelenmez bir görevidir.